Kla havadan asılı durup Ayşe’yi inceliyor. Beyninin en sıkışık kıvrımlarında kalan bu hayal ötesi deneyimin Ayşe’nin üzerindeki etkilerini gözlemliyor. Aslında , her şey çok sıra dışı gibi görünse de , gayet sıradan. Ama 10 . boyutta yaşayanlar için , tarih öncesi çağlara ait ve sıkıcı.
Kapı aniden açılıyor ve Çingene ama İspanyol Çingenesi bir adam maymunuyla içeri giriyor. Adam İspanyolca , Ayşe Türkçe konuşuyorlar ama birbirlerinin ne dediklerini anlıyorlar. Maymun adamın omzunun üzerinde duruyor. Adam ısrarla Ayşe’nin falına bakmak istiyor ama Ayşe izin vermiyor. Ayşe , kafasına koyduğu şeyleri yapmak için çabalayacağını , onun dışında gerçekleşecek şeyleri de bilmek istemediğini söylüyor.
“Heyecanlanmak ve ümit etmekten hoşlanıyorum işte” diyor , Ayşe.
Çingene Adam ise ;
“Gene heyecanlan , ben sana püf noktaları söyleyeceğim” diyor.
Ayşe kabul etmiyor. Adamın omzundaki maymun birden çığlıklar atmaya ve etrafta koşuşturmaya başlıyor. Adamın kafasındaki yırtık pırtık saç bonesini yere düşürüyor. Maymun , dükkanın ortasında birbirinden biraz ayrı duran kitaplarla dolu masanın üzerinden yağmur damlası hızında sekiyor. Acayip seslerini çıkardıktan sonra “Maymun Kral” kitabının içine giriyor. Kitap biraz kıpırdanıyor haliyle. Adam maymununu geri alabilmek umuduyla kitabı satın alıyor. İçten içe de kızıyor maymununa , o güne kadar maymunun yaptığı hırsızlıklar sayesinde eline geçen paraları unutan Çingene , birden maymuna lanet okumaya başlıyor. Kitap , sanki adamın içinden geçenleri sezermişçesine , çingenenin elini ısırıyor. Elinin acısıyla iyice sinirlenen adam kitabı yere atıp üzerinde tepinmeye başlıyor. Ayşe işte bu anda oturduğu yerden kalkıyor ve adamın gırtlağına sarılıyor. Adam neye uğradığını şaşırmış bir halde , kitabı da umursamayarak , kitapçıdan çıkıyor.
Ayşe , sankinleşmek için bir bardak likör içerken , içeri Alaaddin giriyor. Hani şu meşur lambadan cin çıkaran. Dile cinden ne dilersen diyor ?
Artık lambadan da cinden de sıkılmış sanki Alaaddin. Uçan halı ile dünyayı dolaşmış bir insan , monoton gündelik bir hayattan elbette ki sıkılır. Yani bir yanda elinde ovaladığında cin çıkan bir lamba var , öte yanda sabah 9 akşam 6 bir iş. Evde seni bekleyen , zamanında aile baskısından kurtulmak için evlendiğin bir kadın veya bir adam , sonra mutlu olmak umuduyla dünyaya getirilmiş iki çocuk ve o çocukların asla karşılanamayan ihtiyaçları. Gerçi Alaaddin’in durumu da iyi değildi. Fakirdi o da eskiden. Ama her insan gibi o da elindeki nimete alıştı ve sıkıldı.
Ayşe ise Alaaddin’i görünce şaşırmadı. Aksine ona Binbir Gece Masallarını satmaya çalıştı. Alaaddin , “İstersen çok paran olmasını dileyebilirsin , o zaman burada çalışmana gerek kalmaz” dedi.
Ayşe , her normal insan gibi çok parası olsun istedi. Ama bir an düşündü ,ve bu para ona korkunç derecede korkutucu geldi. O kadar parası olunca ne yapacağını düşündü ve aklına hiçbir şey gelmedi. Tüm öğrendiği , yaşamak için çalışmak gerektiğiydi. Çalışmadan elde edilen para ile nasıl yaşayacaktı? Kla bunları not ederken , Ayşe Alaadin’e cinden ilk istediği şeyin para değil çalışkanlık olduğunu söyledi. Aladdin buna çok sevindi. Ama Cin , Alaaddin ve Ayşe’den çok sıkılmıştı ve barlar sokağına kaçmıştı. Alaaddin , Ayşe’yi de çağırdı ama Ayşe gitmedi. Vedalaştılar.
Ayşe , bir ara yerde altın gibi parlayan tozlar olduğunu gördü. Şaşırdı tam o sırada bilgisayarda çalan müzik değişti. Çalma listesindeki tüm şarkıları, sırasına göre bilen Ayşe , müziğin değiştiğini anladı ve anlam veremedi buna. Çünkü kendisinden başka , müziği değiştirecek kimse yoktu . Müzik çok tanıdıktı. Ksilifondan çıkan notalar , ninniyi andırsa da hemen ardından müziğe giren yaylılar sanki havada uçuşan bir şeyleri anlatmak istiyordu ve ardından nefesliler geçmişte olmuş olayları ve şimdiki etkilerini perfect tense hissiyatıyla anlatıyorlardı. Her şey alabildiğine İngilizdi. Nefesliler , yaylılar, davullar , ziller ve ksilifon birlikte bir büyüyü ve savaşı anlatıyordu. Birden tüm kitaplar uçuşmaya başladı. Dükkanın tüm ışıkları yanıp yanıp sönüyordu ve tüm bu karmaşanın sonunda Harry Potter Ayşe’nin karşısında duruyordu. Filmde oynayan çocuk değil ama , bu gerçek Harry Potter’dı. Alnında gerçek bir yara izi vardı. Ayşe çok heyecanlandı.
“Ron ve Hermonie nerede?” diye sordu.
“Onları yalnız bırakmam gerekiyordu”
Ayşe ne diyeceğini şaşırmıştı.
“Ben İstanbul’u çok merak ediyorum. Bana yardımcı olabilir misin Miss Ozbek” dedi Harry ,tüm İngiliz sevimliliği ve kibarlığıyla.
Ayşe bu sefer de Harry Potter’a Karaların ve Denizlerin Sultan’ı İstanbul kitabını satmaya çalıştı. Ama faydası yoktu. Bir an Harry asasını ,Ayşe’nin arkasında durduğu bankoya bıraktı. Ayşe mithiş bir el çabukluluğu ve kararlılıkla ;
“Accio süpürge” dedi ve Harry Potter’ın süpürgesi kapıdan içeri girdi. Harry önde Ayşe arkada süpürgeye bindiler ve İstanbul Boğazının üzerinde uçmaya başladılar. Hava soğuktu ve uçuyorlardı ama gene de Ayşe sadece elma şekeri kokusu alıyordu. Harry Potter’ın bunun bir çeşit soğuktan korunma büyüsü olduğunu ve bunu Uludağ’da yapmayı öğrendiğini söyledi. Kadıköy’den havalanan kahramanlarımız önce Galata kulesine , sonra Kız Kulesi’ne selam durdular. Ardından süpürgenin hızını arttırarak Boğaz Köprüsü’nün hem altından hem üstünden geçerek havada üçlü salto attılar. Tüm boğazı uçarak geçtiler ve sonra Kadıköy’e geri geldiler. Harry , Ayşe’ye teşekkür etti ve ona yılbaşı hediyesi olarak Gryffindor atkısı verdi , geldiği gibi gitti.
Yeni yıla girmeye çok az kalmıştı. Son 5 dakikaydı. Kla aslında kütlesiz ve hacimsiz olmasına rağmen görünebilirliği kendi iradesine bağlı bir bilinç varlığıydı. Görünmezlikten , görünürlülüğe geçerken yıldız tozu dökmesi gerekliydi. Yıldız tozu , dünyada en zor bulunan maddelerden biriydi. Çünkü yıldız tozu petrolden ve hatta nükleer enerjiden daha çok yakıt üretilebilecek bir maddeydi ve insanların eline geçmemeliydi. Eğer bu madde insanların eline geçerse dünyanın yok olması bir yana , tüm evren sonsuz bir savaşa başlayabilirdi. Ama Ayşe için bunun herhangi bir önemi yoktu. O hâlâ normal insanlar dükkana girsin ve onunla muhabbet etsin istiyordu.
Kla , sınırlı sayıda olan , insanlara görünür olma haklarından birini Ayşe için kullanmaya karar verdi. Cebinde , her ihtimale karşı bulunan yıldız tozundan bir tutamı , başından aşağı serpti ve hapşırmaya başladı.
Ayşe önce sesi duydu sonra havada asılı duran Kla’yı gördü.
Kla Ayşe’nin şaşırmasına fırsat vermeden ,
“Merhaba” dedi.
Ayşe artık olan biten şeylere şaşırsın mı , yoksa şaşırmasın mı , bilemiyordu.
“Sen kimsin?”diye sordu Ayşe
Ve Kla bilincin 10 . boyuta ki yansıması olduğunu Ayşe’ye nasıl anlatacağını düşündü. Sonra her şeyi olduğu gibi anlatmaya karar verdi.
“Benim adım Kla. 10. Boyutta yaşayan bilinçsel varlıklardan biriyim. Bu akşam ki ev ödevim seni gözlemlemekti. Seni gözlemleyip , zamanın ve mekânın dünya ve insanlar için ne anlam ifade ettiğini çözmem gerekliydi” dedi.
Ayşe korkmadı, yani tüm olanlardan sonra korkması biraz olanaksızdı zaten. Her şey normal gelmeye başlamıştı.
“Zaman ve mekân insanlar için ne anlam ifade ediyor?” Güzel konuymuş diye düşündü Ayşe.
“Bunu her hangi bir insana sorabilirdin veya kitap okuyabilirdin” dedi ve bu sefer de Kla’ya Hubert Reeves’in kitaplarını satmaya çalıştı. Kla ;kitapların insanlar için gerekli olduğunu , ancak sözcüklerin her zaman fikirlerin kapısını açan anahtarlar olmadığını söyledi.
“Sizin dünyanızda ve yaşamı algılayışınızda zaman çok önemli bir yere sahip. Zamanın geçmesiyle aslında yanlış olan şeylerin doğru olduğunu algılayabiliyorsunuz.”
Ayşe iyice dumur olmuş şekilde dinliyordu ve zamansızlığı anlayamıyordu.
“Senin yaşadığın yerde zaman yok mu?” diye sordu Ayşe.
“Zaman yok. Bu yüzden endişelerimiz ve korkularımız da yok. Eskiyi özlemeyiz ve gelecek için hesaplar yapmayız. Sadece içinde yaşadığımız her anda ne yapmamız gerekliyse onu yaparız” dedi Kla.
Sonra birden Kla kayboldu. Kapıda ise siyah başlıklı uzun boylu biri vardı. Sanki bir kolcuydu. Ayşe artık bunun bir rüya olduğunu düşünmeye başladı iyiden iyiye.Bu sefer de Yüzüklerin Efendisi karakterlerinden biri geldi diye düşündü. Ama rüya gibi de değildi. Başlığını açınca kolcunun Aragorn olmadığını gördü.
Siyah pelerinli adam ;
“Beyaz atımı ekipler bağladı , o yüzden geciktim” dedi.
Ayşe ;
“Aslında tam vaktinde geldin” dedi.
Sonra birlikte gecenin karanlığında , masalların çocukların zihninde yer ettiği diyara doğru yol aldılar.
Bu Blogda Ara
30 Aralık 2010 Perşembe
30 Haziran 2010 Çarşamba
Ayşe'nin çay duası
21 Haziran 2010 Pazartesi
ARİFE TARİF
Türkçe derslerinin en önemli konularından biri de ; okuma parçasındaki anlamını bilmediğimiz kelimeleri sözlükten bulup cümle içinde kullanmaktı. Hatta Cem Yılmaz bile bu konuya değinmişti. “Revolver kelimesini cümle içinde kullan yavrum ; 'Babamın revolveri vardı' .”
İnsan hep mi bilmediği konular üzerine bir tanımlamaya ihtiyaç duyuyor ? Tanımlama yapmadan önce şeyin ne olduğunu incelemek , bir kanıya varmak yerine başkalarının görüşlerine ne kadar da meraklıyız aslında. Bilmediğimiz o kadar çok şey varken , kendi fikrimizi edinmek yerine en kolay yol olarak başkalarının fikirlerini daha da kötüsü yargılarını kabul ediyoruz ve doğru sanıyoruz.
Hep bir tarif ve çıkar yol peşindeyiz. Bizden bilmediğimiz bir şey istendiğinde karşımızdakini taklit ediyoruz. Oğuz Atay bunu Tutunamayanlar'da güzel bir biçimde hicv etmiştir.
“Birisi kolumdan tuttu beni fakülteye soktu , sonra da bir işe. Nasıl çalışacağımı bilmiyordum karşı masada oturan adamın yaptıklarını yapmaya başladım” diye anlatır. Peki bizi kendi doğrularımızı bulmaktan alı koyan şey nedir? Korkmak mı yoksa cesaret edememek mi? Farklı bir ses duymaktan korktuğumuz için mi kendi sesimizi çıkaramaz olduk?
En basit yemeklerden biri makarnadır. Ama bin bir çeşidi vardır. Herhangi bir paketin üzerinde bile nasıl yapılacağı yani tarifi bellidir. Ama insan ilk defa makarna pişirirken çok itinalıdır. Hele ki mutfağa uzak biriyse ve korkuyorsa tarife aynen uymaya gayret eder. Sanki uymadığında dünyadaki taşlar yerinden oynayacak gibi... Özene bezene yapılır , binlerce kez yenilen sıradan yemek bir anda bir özellik sahibi olur. İlk defa yapılmıştır. Ya diri kalmıştır ya da tuzu fazla kaçmıştır ama önemi olmaz. Gurur duyarız ilk yaptığımız makarnayla. O bir kenara , başka makarnalar diğer tarafa ... Ama zamanla sadece karın doyuracak , pratik bir öğün olur. Hatta lezzetinden sıkılırız. Hazır veya kendi icadımız soslarla lezzetlendirmeye çalışırız. En beğendiğimizi arkadaşlarımıza da yaparız veya ailemize. Yaparız ki önemli bir günde bizden , bize ait olan güzel marifetimizi görmek talebinde bulunsunlar. “Bu akşam dayınlar gelecek kızım , o soslu makarnanı yapıver.” Oysa aynıydı tüm tarifler. Demek kendi sesimizi çıkarmak için sıradanlıktan sıkılmak gerekiyormuş. Kendi sesimiz çıktığında birilerinin o sese kulak verme ihtimali bizi heyecanlandırıyor. Adam yerine koyulmaya , kadir kıymet bilinmeye ne kadar da muhtacız! Aynı aşk gibi... İlk defa birine aşık olunca ne yapacağımızı bilemiyor ve çevremizdekileri inceliyoruz. En mutlu çift hangisiyse onu örnek alıyoruz. Alıyoruz da hep pratikte örnek alıyoruz. Onlar birlikte sinemaya gidiyorlar ve çok mutlular , haydi biz de birlikte sinemaya gidip mutlu olalım. Belki biz sinemaya gitmeyip tv karşısında mutlu olacağız.
İnsanın kendi olmasının altında yatan itici güç , mutlu olma yöntemi olsa gerek. Arif olana kadar tariflerle boğuşacağız. Ama zaten bilenlerden değil öğrenenlerden olmak güzel. Her şeyi bilen bir tek O...
İnsan hep mi bilmediği konular üzerine bir tanımlamaya ihtiyaç duyuyor ? Tanımlama yapmadan önce şeyin ne olduğunu incelemek , bir kanıya varmak yerine başkalarının görüşlerine ne kadar da meraklıyız aslında. Bilmediğimiz o kadar çok şey varken , kendi fikrimizi edinmek yerine en kolay yol olarak başkalarının fikirlerini daha da kötüsü yargılarını kabul ediyoruz ve doğru sanıyoruz.
Hep bir tarif ve çıkar yol peşindeyiz. Bizden bilmediğimiz bir şey istendiğinde karşımızdakini taklit ediyoruz. Oğuz Atay bunu Tutunamayanlar'da güzel bir biçimde hicv etmiştir.
“Birisi kolumdan tuttu beni fakülteye soktu , sonra da bir işe. Nasıl çalışacağımı bilmiyordum karşı masada oturan adamın yaptıklarını yapmaya başladım” diye anlatır. Peki bizi kendi doğrularımızı bulmaktan alı koyan şey nedir? Korkmak mı yoksa cesaret edememek mi? Farklı bir ses duymaktan korktuğumuz için mi kendi sesimizi çıkaramaz olduk?
En basit yemeklerden biri makarnadır. Ama bin bir çeşidi vardır. Herhangi bir paketin üzerinde bile nasıl yapılacağı yani tarifi bellidir. Ama insan ilk defa makarna pişirirken çok itinalıdır. Hele ki mutfağa uzak biriyse ve korkuyorsa tarife aynen uymaya gayret eder. Sanki uymadığında dünyadaki taşlar yerinden oynayacak gibi... Özene bezene yapılır , binlerce kez yenilen sıradan yemek bir anda bir özellik sahibi olur. İlk defa yapılmıştır. Ya diri kalmıştır ya da tuzu fazla kaçmıştır ama önemi olmaz. Gurur duyarız ilk yaptığımız makarnayla. O bir kenara , başka makarnalar diğer tarafa ... Ama zamanla sadece karın doyuracak , pratik bir öğün olur. Hatta lezzetinden sıkılırız. Hazır veya kendi icadımız soslarla lezzetlendirmeye çalışırız. En beğendiğimizi arkadaşlarımıza da yaparız veya ailemize. Yaparız ki önemli bir günde bizden , bize ait olan güzel marifetimizi görmek talebinde bulunsunlar. “Bu akşam dayınlar gelecek kızım , o soslu makarnanı yapıver.” Oysa aynıydı tüm tarifler. Demek kendi sesimizi çıkarmak için sıradanlıktan sıkılmak gerekiyormuş. Kendi sesimiz çıktığında birilerinin o sese kulak verme ihtimali bizi heyecanlandırıyor. Adam yerine koyulmaya , kadir kıymet bilinmeye ne kadar da muhtacız! Aynı aşk gibi... İlk defa birine aşık olunca ne yapacağımızı bilemiyor ve çevremizdekileri inceliyoruz. En mutlu çift hangisiyse onu örnek alıyoruz. Alıyoruz da hep pratikte örnek alıyoruz. Onlar birlikte sinemaya gidiyorlar ve çok mutlular , haydi biz de birlikte sinemaya gidip mutlu olalım. Belki biz sinemaya gitmeyip tv karşısında mutlu olacağız.
İnsanın kendi olmasının altında yatan itici güç , mutlu olma yöntemi olsa gerek. Arif olana kadar tariflerle boğuşacağız. Ama zaten bilenlerden değil öğrenenlerden olmak güzel. Her şeyi bilen bir tek O...
11 Haziran 2010 Cuma
KİTAP
Son bir kaç yıldır , yayıncılar aynı kitapları nasıl daha fazla satarız diye düşündüklerinden 9,90’lık veya cep boyutunda kitaplar piyasa sürülüyor. Bir de bazı kitap evleri çok ucuza iyi romancılarımızın zamanında edebiyattan ziyade satsın amacıyla yazdığı kitapları ucuza basıyorlar. Böylece okunmayı bekleyen bir sürü kitap ortalarda dolaşıyor. Tabi ki aldığımız kitapların bir kısmı uzun zaman okunmayı bekliyor , sadece duruyorlar ama kitaba değer verilmesi iyi bir şey.
Maalesef kitapların da mevsimleri var. Mesela yaz sıcağında hangi kumsalda Karamozov Kardeşler’i okuyan birini görebilirsiniz? Bazı kitaplar sahile inmezler. Ama tüm bu yayıncıların satış politikalarını olumlu bir tarafı ; yarına kalmayacak abuk subuk 9,90’a satılan Amerikan menşeili , özellikle kişisel gelişim kitapları yerine piyasaya kendi edebiyatımızın güzel ve kolay okunabilen kitaplarının çıkmış olmasıdır.
Bu yaz tatilimde Peyami Safa’nın Cingöz Recai serisinden Arsen Lüpen İstanbul’da kitabını okudum. Çok da keyif aldım. Hem İstanbul’un o dönemini öğrenirken , hem de Arsen Lüpen karakterini tanıdım. Bu sadece bir kitap okuma meselesi değil. Hatta basılması sadece para getirir düşüncesi yüzünden o kadar çok rezil kitap piyasadaki. Ye,dua et, sev... Çok kötü bir çevirisi olan , ne gezi ne anı kitabı diyebileceğim , belki akıcı ama ne anlattığı belli olmayan bir kitap yerine en azından Türkçe gibi Türkçe kullanılarak yazılmış bir kitap okumak çok daha faydalıdır diye düşünüyorum. Çünkü insan kendi dilini en iyi kendi edebiyatında ve kendi müziğinde tanıyabiliyor da ondan. Bu kesinlikle sadece Türkçe kitap okuyup , Türkçe müzik dinleyelim demek değil. Ama kendi dilimize yabancılaşmamak için , göz önünde tutmak gerekiyor.
Maalesef kitapların da mevsimleri var. Mesela yaz sıcağında hangi kumsalda Karamozov Kardeşler’i okuyan birini görebilirsiniz? Bazı kitaplar sahile inmezler. Ama tüm bu yayıncıların satış politikalarını olumlu bir tarafı ; yarına kalmayacak abuk subuk 9,90’a satılan Amerikan menşeili , özellikle kişisel gelişim kitapları yerine piyasaya kendi edebiyatımızın güzel ve kolay okunabilen kitaplarının çıkmış olmasıdır.
Bu yaz tatilimde Peyami Safa’nın Cingöz Recai serisinden Arsen Lüpen İstanbul’da kitabını okudum. Çok da keyif aldım. Hem İstanbul’un o dönemini öğrenirken , hem de Arsen Lüpen karakterini tanıdım. Bu sadece bir kitap okuma meselesi değil. Hatta basılması sadece para getirir düşüncesi yüzünden o kadar çok rezil kitap piyasadaki. Ye,dua et, sev... Çok kötü bir çevirisi olan , ne gezi ne anı kitabı diyebileceğim , belki akıcı ama ne anlattığı belli olmayan bir kitap yerine en azından Türkçe gibi Türkçe kullanılarak yazılmış bir kitap okumak çok daha faydalıdır diye düşünüyorum. Çünkü insan kendi dilini en iyi kendi edebiyatında ve kendi müziğinde tanıyabiliyor da ondan. Bu kesinlikle sadece Türkçe kitap okuyup , Türkçe müzik dinleyelim demek değil. Ama kendi dilimize yabancılaşmamak için , göz önünde tutmak gerekiyor.
1 Haziran 2010 Salı
Tatil için çalışıyoruz
Yıllık iznimi aldım. Daha ilk dakikalarındaki hislerim iş temposu ve stresi sadece yaşamımın değil , tüm hayatımın bir parçası olmuş. Herşeyin , her sorunun bir an önce çözülmesi gerektiği hissi bilincimi kaplamış.
Herşey stresli bir şekilde ve hızlıca halolmalı.
Şimdi tatildeyim ya , dünyanın en güzel romanından bir sayfacık olsa okusam , denize girip sadece bir kulaç atsam , sahilde oynayan bir çocuğun neşeli kahkahalarına katılsam , bir saniyeyi 5 saniye gibi yaşasam yeter...
Hatta internete de girmesem...
Herşey stresli bir şekilde ve hızlıca halolmalı.
Şimdi tatildeyim ya , dünyanın en güzel romanından bir sayfacık olsa okusam , denize girip sadece bir kulaç atsam , sahilde oynayan bir çocuğun neşeli kahkahalarına katılsam , bir saniyeyi 5 saniye gibi yaşasam yeter...
Hatta internete de girmesem...
16 Mayıs 2010 Pazar
Kimse Batan Bir Gemiye Binmek İstemez
Kadınlar, hormonal değişimleri yüzünden duygusal değişimleri şiddetli yaşarlar. Karakterimiz ketum veya konuşkansa bunu farklı iletişimlerle yansıtırız. Ama yaşanılanlar ne yaş ,ne sosyal sınıf farklılıkları ne de eğitim farkı gözetiyor. Evlenmiş bayanlardan bahsetmiyorum. Bekar veya ilişkilerinde bir dikiş tuturamamışlardan bahsetmek istiyorum. Öncelikle kendimizi kandırmayalım. Gerçekten evlenmek isteyen kadın ne yapar eder evlenir. Ama evliliği ona mutluluk , huzur getirir mi onu bilemem. Dışardan görünen resimlerle içerde yaşananlar farklıdır. Hep kafamızda bir ideal ilişki yaratırız. Bazen ideal ilişki yaşayabileceğimiz kriterlere uygun ideal kişi ile karşılaşırız ama bir şeyler çıban başıdır. Belki razı olup kaderimize , yaşamaya bakmalıyız. Belki de denemekten bıkmayan bir inatçılık ve cesaretle balıklama hayata atlamalıyız.
Herkes sevgi , güven ve huzur ararken neden bu kadar anlaşmazlık oluyor? Kendi içimizde bir sevgi , güven ve huzur olmadığından olabilir mi?
Bir gemi... Gemiyi yöneten; kaptanı... Yolcuları kim , yükleri neler , gideceği yerin rotası ne , pruvası neta mı? Tüm bu soruların cevabını bilmeyen kaptan olur mu? Bu soruların cevabını bilmeyen kaptana güven olur mu? Gemisini ve içindekileri sevmeyen kaptan sevilir mi? Peki hepimiz için hayat bir gemi , biz de kendi hayatımızın kaptanı değil miyiz? Peki iş böyleyken kim batan bir gemiye binmek ister?
Herkes sevgi , güven ve huzur ararken neden bu kadar anlaşmazlık oluyor? Kendi içimizde bir sevgi , güven ve huzur olmadığından olabilir mi?
Bir gemi... Gemiyi yöneten; kaptanı... Yolcuları kim , yükleri neler , gideceği yerin rotası ne , pruvası neta mı? Tüm bu soruların cevabını bilmeyen kaptan olur mu? Bu soruların cevabını bilmeyen kaptana güven olur mu? Gemisini ve içindekileri sevmeyen kaptan sevilir mi? Peki hepimiz için hayat bir gemi , biz de kendi hayatımızın kaptanı değil miyiz? Peki iş böyleyken kim batan bir gemiye binmek ister?
5 Mayıs 2010 Çarşamba
Bugün Hıdrellez
Bugün Hızır ile İlyas'ın gökyüzünde bir yıldız olarak buluştuklarına inanılan gün ; Hıdrellez.
Yaşar Kemal'in , Binboğalar Efsanesi kitabında anlattığına göre ; Hızır ve İlyas gökyüzünde birer yıldız olarak buluştuklarında zaman bir anlığına durur. Akan sular durur. Bu ana sadece temiz kalpliler şahit olur. İnananlar sabaha kadar akan suyun başında dua ederler. Akan suyun durduğuna şahitlik etmek için... Ya da gökyüzüne bakarlar ; yıldızların buluştuklarını görebilmek için. Hızır ve İlyas her sene buluşurlarmış. Eğer buluşmazlarsa o sene , çiçekler açmaz , hayvanlar yavru vermez , bereket olmazmış.
Taşın , toprağın , suyun , havanın kıymetli olduğu günlerden bir güzel gelenek... Saatlerce tv veya bilgisayar ekranına bakan insanların akan suya veya gökyüzüne baktıklarını düşünmek bir , beynimi bir yerden başka bir yere götürüyor. İnsan zaten çamurdan yani , toprak ve sudan meydana gelmedi mi? İnsan özüne bu kadar uzaklaştı işte.
Muhafazakarlıktan değil. Bugün Hıdrellez. Herkesin illa ki dileği vardır. Ama gül ağacının dibine resimleri asmadan evvel gökyüzüne bakmakta fayda var.
Yaşar Kemal'in , Binboğalar Efsanesi kitabında anlattığına göre ; Hızır ve İlyas gökyüzünde birer yıldız olarak buluştuklarında zaman bir anlığına durur. Akan sular durur. Bu ana sadece temiz kalpliler şahit olur. İnananlar sabaha kadar akan suyun başında dua ederler. Akan suyun durduğuna şahitlik etmek için... Ya da gökyüzüne bakarlar ; yıldızların buluştuklarını görebilmek için. Hızır ve İlyas her sene buluşurlarmış. Eğer buluşmazlarsa o sene , çiçekler açmaz , hayvanlar yavru vermez , bereket olmazmış.
Taşın , toprağın , suyun , havanın kıymetli olduğu günlerden bir güzel gelenek... Saatlerce tv veya bilgisayar ekranına bakan insanların akan suya veya gökyüzüne baktıklarını düşünmek bir , beynimi bir yerden başka bir yere götürüyor. İnsan zaten çamurdan yani , toprak ve sudan meydana gelmedi mi? İnsan özüne bu kadar uzaklaştı işte.
Muhafazakarlıktan değil. Bugün Hıdrellez. Herkesin illa ki dileği vardır. Ama gül ağacının dibine resimleri asmadan evvel gökyüzüne bakmakta fayda var.
1 Mayıs 2010 Cumartesi
Kabahat Kimde?
Üniversitede okurken , matematiksel iktisat dersimizde üretim fonksiyonlarını işliyorduk. Cobb-Douglas olarak geçen üretim fonksiyonunda üretim , emek ve kapital değişkenlerinin üstel bir ifadesine eşitti. Yani emek ve sermaye değişkenlerinin katsayı toplamı ; “1” e eşit olmalıydı. Emeğin katsayısı artarsa üretimden doğan kâr emekten yana kullanılırken , sermayenin katsayısı yüksekse kâr sermayeden yana kullanılıyordu. İşin özünün matematiksel olarak bu kadar açık ve basit olması ; gerçek hayatta işleri ne kadar karıştırdığının bir göstergesi gibi. Çünkü esas zor olan ; basiti yapmaktır.
Patron dediğimiz kişi , Hulusi Kentmen gibi biri değil. Onlar filmlerde oluyor ; gerçek hayat maalesef bir fantezi değil. İnsan , fiziki varlığını devam ettirebilmek veya arzularını gerçekleştirebilmek için çalışmak zorunda. Tüm zamanları düşünürsek , çok küçük bir azınlık dışında , yani miras yoluyla zengin olarak doğanlar dışında , hemen herkes ilkel , toplumsal veya modern zamanlarda olsun çalışmak zorunda. Sürekli eleştirdiğimiz bir modern hayat var. Oysa , en basitinden şehir sokaklarındaki hayvanları düşünürsek ilkel yaşam biçiminin aslında çok daha vahşi olduğunu anlayabiliriz. İş yerindeki çıkar çatışmalarının midemizi bulandırması , bir insanın bizim canımıza doğrudan kast etmesi yanında hiç kalır. Doğuştan zengin olsak da bir önemi yok , insanın kendi olma çabası için çalışması gerekiyor.
İktisat , dünyanın en eski bilimlerinden biri. Aslında tek kuralı zamana ve mekâna göre değişmesi. Beşeri bir bilim dalı. Ve beşer , şaşar. İnsanoğlu ilkel – kominen hayattan , avcı toplayıcı hayata geçtikten ve daha sonrasında yerleşik düzen kurup , tarım toplumu olmasından bu yana öyle çok da uzun zaman geçmedi. Bunlar 4000 yıllık bir süreci kapsıyor sadece. Son yüzyılda bulunan icatlara bakılırsa , aslında daha yolun başındayız bile denilebilir. İnsanoğlu , tarımsal hayata geçtikten sonra ticaret yapmaya başladı. O zamandan beri , bir değer – kıymet ölçüsü oluşmaya başladı. Arz ve talep bir dengede buluşmaya çalıştılar. Bunlar kitaplarda anlatılınca farazi kalan konular. Gerçek hayatta menemen yapmak için 3 tane yumurtaya ihtiyacınız olur , cebinizde son 5 lira kalmıştır. Maaşın yatmasına 2 gün vardır ve gidip bakkala veresiye yazdırırsınız. Arz , talep , denge ve fiyat bu ilişkinin neresinde ? İşte bu ilişkide bir yumurta üreticisi bir de dükkan sahibi var. Bu iki kişi dolaylı olarak da olsa , aç olan insana muhtaçlar. Aç olan insan yumurta üretmek yerine başka bir iş yapıp , yiyecek , barınma , ulaşım , giyim vb masraflarını karşılamaya çalışıyor. Aç insan bir yönden bakılınca işçi , bir yönden bakılınca patron oluyor. Ama tüm bu insanların ve ilişkilerin dışında daha büyük abiler var. Onlar tüm yumurta üreticileri , tüm dükkân sahipleri ve tüm çalışanları kapsayan nitelikte büyük nicelikte küçük abiler. Onlar kendi çöplüklerinin horozları , bu alemin kabadayıları... Onların sağlam arkaları var.
Tüm bu yumurta üreticisi , dükkân sahibi , aç insan , büyük abilerin olduğu ortama bir de şırıngayla etnik köken ve politik görüşler eklendiğinde denklemler birbirine giriyor. Büyük abiler aslında hır gür çıkmasın diye ortamda varmış gibi görünüyorlar ancak , o büyük abiler ortalıkta olmasa yumurtacı , bakkal ve insan daha iyi de geçinebilir. Daha mutlu olabilir. Hem bir yumurtacının Fransız veya Çin'li olması neyi değiştirebilir? Ya da dükkân sahibinin liberal değil de demokrat olması?
İşte büyük abilerden değilsek , bir yumurta yiyebilmek için önce birbirimizi yiyorsak , 1 Mayıs bu yüzden önemli. Kim neye sahip olabilmiş onu bilemem , ama en kutsal şey hala bir somon ekmek için alın teri dökmek. İşte 1 Mayıs gücünü bu kutsallıktan alıyor. Yılın 364 günü büyük abilerin olsa da ; 1 Mayıs'lar bizim olsun.
İşte tam da bu yüzden ;
ve açsak, yorgunsak, alkan içindeysek eğer
ve hâlâ şarabımızı vermek için üzüm gibi eziliyorsak
kabahat senin,
- demeğe de dilim varmıyor ama -
kabahatın çoğu senin, canım kardeşim!
Patron dediğimiz kişi , Hulusi Kentmen gibi biri değil. Onlar filmlerde oluyor ; gerçek hayat maalesef bir fantezi değil. İnsan , fiziki varlığını devam ettirebilmek veya arzularını gerçekleştirebilmek için çalışmak zorunda. Tüm zamanları düşünürsek , çok küçük bir azınlık dışında , yani miras yoluyla zengin olarak doğanlar dışında , hemen herkes ilkel , toplumsal veya modern zamanlarda olsun çalışmak zorunda. Sürekli eleştirdiğimiz bir modern hayat var. Oysa , en basitinden şehir sokaklarındaki hayvanları düşünürsek ilkel yaşam biçiminin aslında çok daha vahşi olduğunu anlayabiliriz. İş yerindeki çıkar çatışmalarının midemizi bulandırması , bir insanın bizim canımıza doğrudan kast etmesi yanında hiç kalır. Doğuştan zengin olsak da bir önemi yok , insanın kendi olma çabası için çalışması gerekiyor.
İktisat , dünyanın en eski bilimlerinden biri. Aslında tek kuralı zamana ve mekâna göre değişmesi. Beşeri bir bilim dalı. Ve beşer , şaşar. İnsanoğlu ilkel – kominen hayattan , avcı toplayıcı hayata geçtikten ve daha sonrasında yerleşik düzen kurup , tarım toplumu olmasından bu yana öyle çok da uzun zaman geçmedi. Bunlar 4000 yıllık bir süreci kapsıyor sadece. Son yüzyılda bulunan icatlara bakılırsa , aslında daha yolun başındayız bile denilebilir. İnsanoğlu , tarımsal hayata geçtikten sonra ticaret yapmaya başladı. O zamandan beri , bir değer – kıymet ölçüsü oluşmaya başladı. Arz ve talep bir dengede buluşmaya çalıştılar. Bunlar kitaplarda anlatılınca farazi kalan konular. Gerçek hayatta menemen yapmak için 3 tane yumurtaya ihtiyacınız olur , cebinizde son 5 lira kalmıştır. Maaşın yatmasına 2 gün vardır ve gidip bakkala veresiye yazdırırsınız. Arz , talep , denge ve fiyat bu ilişkinin neresinde ? İşte bu ilişkide bir yumurta üreticisi bir de dükkan sahibi var. Bu iki kişi dolaylı olarak da olsa , aç olan insana muhtaçlar. Aç olan insan yumurta üretmek yerine başka bir iş yapıp , yiyecek , barınma , ulaşım , giyim vb masraflarını karşılamaya çalışıyor. Aç insan bir yönden bakılınca işçi , bir yönden bakılınca patron oluyor. Ama tüm bu insanların ve ilişkilerin dışında daha büyük abiler var. Onlar tüm yumurta üreticileri , tüm dükkân sahipleri ve tüm çalışanları kapsayan nitelikte büyük nicelikte küçük abiler. Onlar kendi çöplüklerinin horozları , bu alemin kabadayıları... Onların sağlam arkaları var.
Tüm bu yumurta üreticisi , dükkân sahibi , aç insan , büyük abilerin olduğu ortama bir de şırıngayla etnik köken ve politik görüşler eklendiğinde denklemler birbirine giriyor. Büyük abiler aslında hır gür çıkmasın diye ortamda varmış gibi görünüyorlar ancak , o büyük abiler ortalıkta olmasa yumurtacı , bakkal ve insan daha iyi de geçinebilir. Daha mutlu olabilir. Hem bir yumurtacının Fransız veya Çin'li olması neyi değiştirebilir? Ya da dükkân sahibinin liberal değil de demokrat olması?
İşte büyük abilerden değilsek , bir yumurta yiyebilmek için önce birbirimizi yiyorsak , 1 Mayıs bu yüzden önemli. Kim neye sahip olabilmiş onu bilemem , ama en kutsal şey hala bir somon ekmek için alın teri dökmek. İşte 1 Mayıs gücünü bu kutsallıktan alıyor. Yılın 364 günü büyük abilerin olsa da ; 1 Mayıs'lar bizim olsun.
İşte tam da bu yüzden ;
ve açsak, yorgunsak, alkan içindeysek eğer
ve hâlâ şarabımızı vermek için üzüm gibi eziliyorsak
kabahat senin,
- demeğe de dilim varmıyor ama -
kabahatın çoğu senin, canım kardeşim!
29 Nisan 2010 Perşembe
Kosmos
KOSMOS
Reha Erdem'in 6. uzun metrajlı filmi ve filmin baş kahramanının adı ; Kosmos.
Reha Erdem filmin yönetmeni , senaristi ve ses tasarımcısı. Bu kadar işi kendisinin yapmasının bir nedeni olarak ; filmin sahibinin yazarı, yönetmeni ve müzikçisi olduğunu öne süren bir yasanın yürürlüğe girmiş olması olduğunu düşünüyorum. Bu yasa Fransa hükümeti tarafından hazırlanmış. Yapımcı filmin haklarını satabilmek için yönetmen , senarist ve müzisyenden “muvaffakatname” almak zorunda. Aksi taktirde filmi satamıyor ve para kazanamıyor. Sinema en çabuk kar sağlayan işlerden biri. Normal şartlarda bir filmin yapım aşamasından vizyona girmesi ve gişe hasılatı elde etmesiyle birlikte yapımcı ortaya koyduğu parayı geri alabiliyor. Ancak yapımcının yönetmenden , senaristten ve müzisyenden “muvaffakatname” alması şartıyla.
Hikaye mi karakterden , karakter mi hikayeden çıkar? Bu biraz tavuk-yumurta ilişkisine benziyor.
Karların ortasında düşe kalka koşan bir adam , bir şehre gelir. Derede boğulmuş bir çocuğu kurtarır. Ermiş gibi konuşur. Aşk arar , çalışmaz. Kosmos'un havada kalan bir karakter olduğunu düşünüyorum. Ne yerde , ne gökte... Ne tam gerçek ne de tam gerçeküstü. Kosmos'u oynayan , Sermet Yeşil yapabileceği herşeyi yapmış. Oyuncudan kaynaklanan bir anlatım bozukluğu yok. Senaryo filme küçük gelmiş. Daha detaycı düşünülse Kosmos karakteri havada kalmazdı. Tabi yönetmen de karakterin havada kalmasını istemiş olabilir. Eğer öyleyse başarılı olmuş.
Bir de hikayede çok fazla olay var. Şehre sürgün gelmiş bir memur , miras kavgasındaki erkek kardeşler , hasta bir kadın , konuşmayan bir çocuk , nefes darlığı çeken bir adam... Kosmos hepsine iyilik yapmaya çalışıyor ancak sonunda iyilikten maraz doğuyor. Bu zor durumda olan insanların sadece , sıkıntıları ön planda ama bu kadar çok insana yardım etmesini göstermek yerine daha az olay ve karakter kullansa daha etkili olmaz mıydı diye düşünmeden edemiyorum.
Reha Erdem , Zeki Demirkubuz , Nuri Bilge Ceylan , Yeşim Ustaoğlu... Neyse ki bu liste uzayıp gidebiliyor. Kosmos , anlatım olarak da anlama olarak da kolay bir film değil. Neden-sonuç ilişkisi kurulmamış bir film de değil. Zaten Kosmos'un geldiği gibi gideceği anlaşılıyor. Filmin anlatım gücü yüksek. Sesini kapatsanız da olduğu gibi anlayabilirsiniz filmi. En zoru , basitleştirmektir zaten.
Ödül vaadeden , düşündüren , iyi bir seyirlik ; Kosmos.
Reha Erdem'in 6. uzun metrajlı filmi ve filmin baş kahramanının adı ; Kosmos.
Reha Erdem filmin yönetmeni , senaristi ve ses tasarımcısı. Bu kadar işi kendisinin yapmasının bir nedeni olarak ; filmin sahibinin yazarı, yönetmeni ve müzikçisi olduğunu öne süren bir yasanın yürürlüğe girmiş olması olduğunu düşünüyorum. Bu yasa Fransa hükümeti tarafından hazırlanmış. Yapımcı filmin haklarını satabilmek için yönetmen , senarist ve müzisyenden “muvaffakatname” almak zorunda. Aksi taktirde filmi satamıyor ve para kazanamıyor. Sinema en çabuk kar sağlayan işlerden biri. Normal şartlarda bir filmin yapım aşamasından vizyona girmesi ve gişe hasılatı elde etmesiyle birlikte yapımcı ortaya koyduğu parayı geri alabiliyor. Ancak yapımcının yönetmenden , senaristten ve müzisyenden “muvaffakatname” alması şartıyla.
Hikaye mi karakterden , karakter mi hikayeden çıkar? Bu biraz tavuk-yumurta ilişkisine benziyor.
Karların ortasında düşe kalka koşan bir adam , bir şehre gelir. Derede boğulmuş bir çocuğu kurtarır. Ermiş gibi konuşur. Aşk arar , çalışmaz. Kosmos'un havada kalan bir karakter olduğunu düşünüyorum. Ne yerde , ne gökte... Ne tam gerçek ne de tam gerçeküstü. Kosmos'u oynayan , Sermet Yeşil yapabileceği herşeyi yapmış. Oyuncudan kaynaklanan bir anlatım bozukluğu yok. Senaryo filme küçük gelmiş. Daha detaycı düşünülse Kosmos karakteri havada kalmazdı. Tabi yönetmen de karakterin havada kalmasını istemiş olabilir. Eğer öyleyse başarılı olmuş.
Bir de hikayede çok fazla olay var. Şehre sürgün gelmiş bir memur , miras kavgasındaki erkek kardeşler , hasta bir kadın , konuşmayan bir çocuk , nefes darlığı çeken bir adam... Kosmos hepsine iyilik yapmaya çalışıyor ancak sonunda iyilikten maraz doğuyor. Bu zor durumda olan insanların sadece , sıkıntıları ön planda ama bu kadar çok insana yardım etmesini göstermek yerine daha az olay ve karakter kullansa daha etkili olmaz mıydı diye düşünmeden edemiyorum.
Reha Erdem , Zeki Demirkubuz , Nuri Bilge Ceylan , Yeşim Ustaoğlu... Neyse ki bu liste uzayıp gidebiliyor. Kosmos , anlatım olarak da anlama olarak da kolay bir film değil. Neden-sonuç ilişkisi kurulmamış bir film de değil. Zaten Kosmos'un geldiği gibi gideceği anlaşılıyor. Filmin anlatım gücü yüksek. Sesini kapatsanız da olduğu gibi anlayabilirsiniz filmi. En zoru , basitleştirmektir zaten.
Ödül vaadeden , düşündüren , iyi bir seyirlik ; Kosmos.
24 Nisan 2010 Cumartesi
AVM'lerin ve Tüketim Çağının Gidişatı Üzerine Bir Denemecik
Sanırım geçen seneydi ; Gündüz Vassaf bir yazısında Amerikalıların alışverişle zaman kaybetmemek için sanal marketlere yöneldiğini ve bu şekilde kazandıkları zamanda kendi kişisel gelişimlerine yönelik faaliyetlerle meşgul oldukları üzerine bir yazı yazmıştı. Tabi Amerika gibi kapitalizmin merkezi sayılabilecek bir yerde ekonomi de buna göre kendini geliştirebiliyordur. Daha çok AVM yerine , spor veya kültür-sanat merkezi açılıp işletiliyordur.
Avrupa ve Amerika'nın yani dünyanın ekonomik olarak en zengin bölgelerinin artık yavaş yavaş vazgeçtiği bir sistem olan AVM'ler özellikle büyük şehirlerimizde , mantarın yerden bitmesi misali peşi sıra açılıyor. Tabi ki bu krizde bir çok insana iş ve aş kapısı oluyor. Peki oralarda çalışanlar insani şartlarda mı çalışıyorlar? Kaç tane AVM'ye gün ışığı giriyor? Bu bilinçli bir mimari yapı özelliğidir. İnsanlar gün ışığını algılamazlarsa , zaman kavramını unuturlar ve bol bol alışveriş yaparlar. Bunun dışında "Müşteri beklemez" , "Müşteri her zaman haklıdır" gibi sloganlarla oralarda çalışanlar ne doğru düzgün yemek molalarını kullanabiliyorlar ne de haftada 1 gün kullandıkları izinlerle insanca yaşayabilmek için kendilerine vakit ayırabiliyorlar.
Tamam ekonomik krizden çıkmak için çok çalışmak gerekiyor da ; daha sonra sürekli eleştireceğimiz ama bugünümüz kurtaran çözümlere sarılmak ne kadar doğru? Takipçi olmak yerine yenilikçi öncü olmak gerek. Bu şekilde kendi modelimizi oluştururuz. Nasıl bir insan kendi sorunlarını ancak kendi çözebilirse bir ekonomi de kendi sorunlarını sadece kendi dinamik ve imkanlarıyla çözebilir. Sıradan bir üniversitenin işletme bölümünden yılda en az 400 kişi mezun olurken neden girişimcilik bu kadar az? Bu işletme mezunları bankalarda gişe memuru olmak için mi lisans eğitimi alıyor?
Avrupa ve Amerika'nın yani dünyanın ekonomik olarak en zengin bölgelerinin artık yavaş yavaş vazgeçtiği bir sistem olan AVM'ler özellikle büyük şehirlerimizde , mantarın yerden bitmesi misali peşi sıra açılıyor. Tabi ki bu krizde bir çok insana iş ve aş kapısı oluyor. Peki oralarda çalışanlar insani şartlarda mı çalışıyorlar? Kaç tane AVM'ye gün ışığı giriyor? Bu bilinçli bir mimari yapı özelliğidir. İnsanlar gün ışığını algılamazlarsa , zaman kavramını unuturlar ve bol bol alışveriş yaparlar. Bunun dışında "Müşteri beklemez" , "Müşteri her zaman haklıdır" gibi sloganlarla oralarda çalışanlar ne doğru düzgün yemek molalarını kullanabiliyorlar ne de haftada 1 gün kullandıkları izinlerle insanca yaşayabilmek için kendilerine vakit ayırabiliyorlar.
Tamam ekonomik krizden çıkmak için çok çalışmak gerekiyor da ; daha sonra sürekli eleştireceğimiz ama bugünümüz kurtaran çözümlere sarılmak ne kadar doğru? Takipçi olmak yerine yenilikçi öncü olmak gerek. Bu şekilde kendi modelimizi oluştururuz. Nasıl bir insan kendi sorunlarını ancak kendi çözebilirse bir ekonomi de kendi sorunlarını sadece kendi dinamik ve imkanlarıyla çözebilir. Sıradan bir üniversitenin işletme bölümünden yılda en az 400 kişi mezun olurken neden girişimcilik bu kadar az? Bu işletme mezunları bankalarda gişe memuru olmak için mi lisans eğitimi alıyor?
23 Nisan 2010 Cuma
Hayat Zaten Zor
Enerjimiz biter mi? Biter. Zaten tatil için çalışıyoruz. Çok acı bir şey. Böyle düşünmek bile insanı yaptığı işten soğutuyor.
Enerjiyi esas tüketen uzun ve meşekkatli çalışma temposu mu yoksa sürekli aynı monoton ve rutin iş mi? Beden ve ruh ne kadar birlikteyse sanki o kadar ayırmaya çalışıyoruz onları. Bedenin istekleri mi yoksa içimizdeki şeytanın isteklerimi bizi günaha sürükleyen? Bunun cinsellikle alakası da yok. Tembellik de günah. Beden mi oturmak istiyor veya oturmaya alışmış olan ruh mu bunu kabulleniyor ve buna karşı çıkmıyor. Çalışmak istememeye bir karşı çıkış. İnsan kaç gün boş oturabilir , tv izleyebilir , arkadaşlarıyla takılabilir... Çalışma rutini de böyle. Hergün işe git gel... Nereye kadar? Bu rutin nereye kadar kovalar bizi?
Ruhun güzelliklere açık olması tüm bu bunalımlardan uzaklaşmamızı sağlayacak bir yol olamaz mı?
Enerjiyi esas tüketen uzun ve meşekkatli çalışma temposu mu yoksa sürekli aynı monoton ve rutin iş mi? Beden ve ruh ne kadar birlikteyse sanki o kadar ayırmaya çalışıyoruz onları. Bedenin istekleri mi yoksa içimizdeki şeytanın isteklerimi bizi günaha sürükleyen? Bunun cinsellikle alakası da yok. Tembellik de günah. Beden mi oturmak istiyor veya oturmaya alışmış olan ruh mu bunu kabulleniyor ve buna karşı çıkmıyor. Çalışmak istememeye bir karşı çıkış. İnsan kaç gün boş oturabilir , tv izleyebilir , arkadaşlarıyla takılabilir... Çalışma rutini de böyle. Hergün işe git gel... Nereye kadar? Bu rutin nereye kadar kovalar bizi?
Ruhun güzelliklere açık olması tüm bu bunalımlardan uzaklaşmamızı sağlayacak bir yol olamaz mı?
16 Nisan 2010 Cuma
DÜNYA'NIN SORUNLARI
Uyku yok uyanıklık yok ; 365 gün bu güneşin çevresinde dön dur. Milyarlarca yıldır aynı yörünge , aynı ay , aynı Mars ve Venüs kavgası... Çok sıkıldım. Ben kimim? Niye bu galaksideyim ve niye bu güneşin etrafında dönüyorum? Sadece birkaç sefer ay aramıza giriyor da rahat ediyorum. Bu ampul kılıklı yıldızdan bıktım. Kendini herkesin annesi sanıyor. Aklı kıt insanoğlu da buna tapıyor ya ; iyice kıçı kalkıyor o zaman. Neyse insanoğlu akıllandı birazcık ; yoksa gerinin de gerisine mi gitti? Şimdilerde de para diye bir şeye tapıyor. Gerçi birkaç bin yıl oldu ona tapmaya başlayalı. Benim gibi 4 milyar 600 milyon yaşında olan bir gezegen için bin yılların önemi olmuyor. Bir de şu ampulün etrafında dönmek olmasaydı daha iyi olacaktı.
Merkür'ün yerinde olsam daha da kötüydü. Belki de daha iyidir. O insanla uğraşmıyor bir kere. Onun toprağını kazan , üstüne bina diken yok. Bir de laf çıkarmışlar ; “ Dünya düzeni” diye. Benim ne düzenim olsun. Bir evim mi var ? Şu ampulün çevresinde dönüp durmaktan başka bir uğraşım mı var? Kendileri zilyon tane şey uydurular ; yok bahçe düzenlemesi , yok uzak doğu yemekleri , yok küresel ısınma. O ısınmayı sen Merkür'e sor. Çocuk yandı bitti kül oldu. Acaba bir tane güneş kremi yollarlar mı? Akıllarına gelmez. Onu da kendileri yapıyor ki. Araba diye bi şey icat ettiler. Ondan önce tekerlek ve ateşi buldular; onları bulmasalar arabayı da yapamazlardı. Herşeyi kendileri yapıyor , sişler sarpa sarınca da suçu bana atıyorlar. Ben kime yükleneyim peki? Kendileri bir rakı sofrası kurup demlenmeyi bilirler. Ben boşlukta dönüyorum , oturacak yerim yok. Karadelikleri buldu bu salaklar. Oysa biz milyonlarca yıldır uğraşıyoruz onlarla. Kaç tane arkadaşımı yuttu o kara delikler. Gene bizim sistemdekiler gibisi yoktur. Mars'la Venüs arasında kalmasaydım daha iyidi gerçi. İnsanların dediği şekilde söylersem ; kedi ile köpek gibi. Ama aynı yörüngedeler ya ; aynı yolun yolcusu ya bu ikisi... Arada da Dünya var. Dünya her boku çözer. Her kavgayı tatlıya bağlar. Dert babası olmuş Dünya. Benim sevgilim 3,5 katrilyon ışık yılı uzakta. Kendisini sadece bir kere gördüm , o da büyük patlama sırasındaydı. İnsanoğlu onu görse sevgilisine ay parçası demeyi hakaretten sayardı. Sitrionus 63 Xyy. Ben kısaca Sitroş diyorum. Hemen hemen aynı yaştayız. O Samanyolu'nda değil ; Gatrix galaksisinde ; Pakfisis sisteminde gezegen. 3 tane uydusu var. Onun uyduları benim sönmüş tavşan gibi değil ama. Bir tanesi yeşil renkte mesela. Üzerinde mavi mavi kediye benzer hayvanlar yaşıyormuş. Sitroş onları çok sever. Hem Sitroş'ta yaşayanlar insan gibi manyak değil. Biraz da bu insanoğluna güvenmediğim için yanına gitmeye çekiniyorum. Galaksiler arası savaş başlar ; vallahi bak. Sitroş'ta yaşayanlar Kulasuma ırkı. Bu insan evladının avatarı gibi bir şey. Ama avatarın teknoloji ve bilim olarak gelişmişi. Onlarla arada selam yollar Sitroş bana. Pramidleri insan denen mahlukat onlar sayesinde yaptı. Bin türlü yalan dolanı unutmaz bu insanoğlu ama o Kulasuma'lıların yaptıklarını unuttu. Sitroş'un Kulasuma'lıları ilerlemeden önce meteorlarla haberleşiyorduk. Ben zorda kalınca hala onlarla haber yolluyorum. Onlar da yörüngeden çıkmazlarsa haberi ulaştırıyorlar tabi. Karadeliklere düşmezlerse bir de... Karadelik dediğin uzay korsanı gibi bir şey. Yaklaşıyor yaklaşıyor , seni yutmaya çalışacak güçte bir çekim gücüyle seni içine çekmeye çalışıyor. Eistein uğraştı bunlarla , bir de Stephen... Kulasuma'lılara söyledim bunu. Alın bunları, Sitoş'a götürün eğitin, adam edin , diğerlerine örnek olsunlar , kendi ırklarını düzeltsinler. Ama kabul etmediler. İnsanoğlu “ben” sorununu çözmeden onlarla işbirliği yapamayız dediler. Aslında Kulasumlılar da analarının karnından bu şekilde doğmadılar. Onlar da birbirini çok yedi. Çok kanlı günler yaşadılar. Sitoş çok üzüldü o zamanlar. Öyle bir gün iki gün değil ; 5000 yıl konuşmadı benimle. Neymiş ; ben onun sorunlarını anlayamıyor muşum? Bak sen... Aptal mıyım dedim ona ; anlamayacak ne varmış. “Senin dinozorların gibi bağırıp çağırmıyor bunlar , birbirlerini katlediyorlar. Bense onların savaşmasını istemiyorum” demişti. Ben de karşılık olarak “ Sen ne anlarsın kavgadan , sanki dinozorlar çok farklı , asıl şiddet , vahşet burada oluyor.” demiştim. Tabi bunları kuyruklu yıldız yağmuru vardı da o sayede çabuk iletmiştik. Neyse işte Kulasumalılar ve dinozorlar yüzünden ettiğiniz kavga sayesinde kadınlarla tartışılmaması gerektiğini anladım. Zaten o orada ben burada. Kavga etsek ne olur? Ama gezegenler insanlardan daha akıllı. Bir kere dişi bir gezegene nişan yüzüğü almak zorunda değilsiniz. Zaten almaya kalksanız neresine takacak? Belki parlak ufak bir yıldız uydu hediye edebilirsiniz. Ama onunda zamanını kollamak gerek. İnsanların hayatı gezegenlerinkinden çok daha kolay. Bir kere yaşamları çok uzun değil. Ama buna rağmen zamanlarının kıymetini bilmiyorlar ve hiçbir şeye tahammülleri yok. Zamanla kavga etmemeleri gerektiğini anlayamıyorlar. Şimdi misal ben 4,5 milyar yıldır bu sistemdeyim , şimdi şimdi sıkıldım da emeklilik istiyorum. Evrenin kuytu bir köşesinde , insansız bir yaşam , Sitoş'la birlikte sessiz bir köşe. Birlikte aynı yörüngede döneriz onunla. Ama önce bunun için insanlardan kurtulmam lazım. İnsanla uğraşmak kadar zor bir şey yok. Nükleer silahlarıyla , sera gazlarıyla , kestikleri amazonlarıyla kendilerini yok ediyorlar. Kendilerini düşünmedikleri gibi beni de düşünmüyorlar. Dinozorlar daha iyidi. Onların zararı kendilerineydi. Bana yaptıkları bir şey yoktu.
Merkür'ün yerinde olsam daha da kötüydü. Belki de daha iyidir. O insanla uğraşmıyor bir kere. Onun toprağını kazan , üstüne bina diken yok. Bir de laf çıkarmışlar ; “ Dünya düzeni” diye. Benim ne düzenim olsun. Bir evim mi var ? Şu ampulün çevresinde dönüp durmaktan başka bir uğraşım mı var? Kendileri zilyon tane şey uydurular ; yok bahçe düzenlemesi , yok uzak doğu yemekleri , yok küresel ısınma. O ısınmayı sen Merkür'e sor. Çocuk yandı bitti kül oldu. Acaba bir tane güneş kremi yollarlar mı? Akıllarına gelmez. Onu da kendileri yapıyor ki. Araba diye bi şey icat ettiler. Ondan önce tekerlek ve ateşi buldular; onları bulmasalar arabayı da yapamazlardı. Herşeyi kendileri yapıyor , sişler sarpa sarınca da suçu bana atıyorlar. Ben kime yükleneyim peki? Kendileri bir rakı sofrası kurup demlenmeyi bilirler. Ben boşlukta dönüyorum , oturacak yerim yok. Karadelikleri buldu bu salaklar. Oysa biz milyonlarca yıldır uğraşıyoruz onlarla. Kaç tane arkadaşımı yuttu o kara delikler. Gene bizim sistemdekiler gibisi yoktur. Mars'la Venüs arasında kalmasaydım daha iyidi gerçi. İnsanların dediği şekilde söylersem ; kedi ile köpek gibi. Ama aynı yörüngedeler ya ; aynı yolun yolcusu ya bu ikisi... Arada da Dünya var. Dünya her boku çözer. Her kavgayı tatlıya bağlar. Dert babası olmuş Dünya. Benim sevgilim 3,5 katrilyon ışık yılı uzakta. Kendisini sadece bir kere gördüm , o da büyük patlama sırasındaydı. İnsanoğlu onu görse sevgilisine ay parçası demeyi hakaretten sayardı. Sitrionus 63 Xyy. Ben kısaca Sitroş diyorum. Hemen hemen aynı yaştayız. O Samanyolu'nda değil ; Gatrix galaksisinde ; Pakfisis sisteminde gezegen. 3 tane uydusu var. Onun uyduları benim sönmüş tavşan gibi değil ama. Bir tanesi yeşil renkte mesela. Üzerinde mavi mavi kediye benzer hayvanlar yaşıyormuş. Sitroş onları çok sever. Hem Sitroş'ta yaşayanlar insan gibi manyak değil. Biraz da bu insanoğluna güvenmediğim için yanına gitmeye çekiniyorum. Galaksiler arası savaş başlar ; vallahi bak. Sitroş'ta yaşayanlar Kulasuma ırkı. Bu insan evladının avatarı gibi bir şey. Ama avatarın teknoloji ve bilim olarak gelişmişi. Onlarla arada selam yollar Sitroş bana. Pramidleri insan denen mahlukat onlar sayesinde yaptı. Bin türlü yalan dolanı unutmaz bu insanoğlu ama o Kulasuma'lıların yaptıklarını unuttu. Sitroş'un Kulasuma'lıları ilerlemeden önce meteorlarla haberleşiyorduk. Ben zorda kalınca hala onlarla haber yolluyorum. Onlar da yörüngeden çıkmazlarsa haberi ulaştırıyorlar tabi. Karadeliklere düşmezlerse bir de... Karadelik dediğin uzay korsanı gibi bir şey. Yaklaşıyor yaklaşıyor , seni yutmaya çalışacak güçte bir çekim gücüyle seni içine çekmeye çalışıyor. Eistein uğraştı bunlarla , bir de Stephen... Kulasuma'lılara söyledim bunu. Alın bunları, Sitoş'a götürün eğitin, adam edin , diğerlerine örnek olsunlar , kendi ırklarını düzeltsinler. Ama kabul etmediler. İnsanoğlu “ben” sorununu çözmeden onlarla işbirliği yapamayız dediler. Aslında Kulasumlılar da analarının karnından bu şekilde doğmadılar. Onlar da birbirini çok yedi. Çok kanlı günler yaşadılar. Sitoş çok üzüldü o zamanlar. Öyle bir gün iki gün değil ; 5000 yıl konuşmadı benimle. Neymiş ; ben onun sorunlarını anlayamıyor muşum? Bak sen... Aptal mıyım dedim ona ; anlamayacak ne varmış. “Senin dinozorların gibi bağırıp çağırmıyor bunlar , birbirlerini katlediyorlar. Bense onların savaşmasını istemiyorum” demişti. Ben de karşılık olarak “ Sen ne anlarsın kavgadan , sanki dinozorlar çok farklı , asıl şiddet , vahşet burada oluyor.” demiştim. Tabi bunları kuyruklu yıldız yağmuru vardı da o sayede çabuk iletmiştik. Neyse işte Kulasumalılar ve dinozorlar yüzünden ettiğiniz kavga sayesinde kadınlarla tartışılmaması gerektiğini anladım. Zaten o orada ben burada. Kavga etsek ne olur? Ama gezegenler insanlardan daha akıllı. Bir kere dişi bir gezegene nişan yüzüğü almak zorunda değilsiniz. Zaten almaya kalksanız neresine takacak? Belki parlak ufak bir yıldız uydu hediye edebilirsiniz. Ama onunda zamanını kollamak gerek. İnsanların hayatı gezegenlerinkinden çok daha kolay. Bir kere yaşamları çok uzun değil. Ama buna rağmen zamanlarının kıymetini bilmiyorlar ve hiçbir şeye tahammülleri yok. Zamanla kavga etmemeleri gerektiğini anlayamıyorlar. Şimdi misal ben 4,5 milyar yıldır bu sistemdeyim , şimdi şimdi sıkıldım da emeklilik istiyorum. Evrenin kuytu bir köşesinde , insansız bir yaşam , Sitoş'la birlikte sessiz bir köşe. Birlikte aynı yörüngede döneriz onunla. Ama önce bunun için insanlardan kurtulmam lazım. İnsanla uğraşmak kadar zor bir şey yok. Nükleer silahlarıyla , sera gazlarıyla , kestikleri amazonlarıyla kendilerini yok ediyorlar. Kendilerini düşünmedikleri gibi beni de düşünmüyorlar. Dinozorlar daha iyidi. Onların zararı kendilerineydi. Bana yaptıkları bir şey yoktu.
Yetişkinler Neden Çocuk Filmleri İzler?
Çocuklarını veya kardeşlerini sinemaya götürünce mecburen bu filmleri de izlerler. Ama bunun yanı sıra çocuk filmlerini seven yetişkinler de var.
Bu basit bir çocukluk özlemi olduğu gibi , çocukluğunda bu tip filmlerin olmayışının da etkisi büyük. Hook filmini düşününce , sadece Peter Pan hikâyesi değil. Büyümüş ve çocukluğu unutmuş bir Peter Pan. Aynı yetişkinler gibi. Kendi çocukluğunu unuttuğu için çocukları da anlayamayan bir karakter. Çocukların gururunu okşayan , yücelten bir karakter oluyor Peter Pan.
Daha bir çok çocuk filminde yetişkinler kötü , düşman karakter olarak gösteriliyor. Bu sayede içindeki çocuğu öldürmemiş yetişkinler de kendilerine acı veren , zülm eden kötü yetişkinlerden öçlerini almış olluyorlar.
Bunun dışında kendi hayatlarını anlatan hikâyeleri izlemek de bir yerden sonra sıkıcı olabiliyor. Bir romantik komedi bile olsa , kız kaçar-erkek kovalar veya erkek kaçar- kız kovaları izlemek seyirciyi tatmin etmeyebilir. Sonuçta kendi hayatında da böyle oyunlara takılan biri , bunu sinemada da izlemek istemeyebilir veya izleyince bu ona yeterli gelmeyebilir.
Sinema bir sanat mı değil mi tartışmasına hiç gerek yok. Sanat olan kısmı da var. Çok objektif hatta insanı ileriye götüren anlatımlar var ama bu biraz sağlıklı diye sürekli brokoli yemeğe benziyor. Oysa insan damak tadı için , sevdiği için kokoreçten tutun şeker bombası wafflelara kadar bir sürü şey yiyebiliyor. İşte tam da bu yüzden iki boyutlu çizgi filmlerden , 3D animasyonlara kadar bir çok çocuk filmi yetişkinler tarafından sevilerek izleniyor.
Bu basit bir çocukluk özlemi olduğu gibi , çocukluğunda bu tip filmlerin olmayışının da etkisi büyük. Hook filmini düşününce , sadece Peter Pan hikâyesi değil. Büyümüş ve çocukluğu unutmuş bir Peter Pan. Aynı yetişkinler gibi. Kendi çocukluğunu unuttuğu için çocukları da anlayamayan bir karakter. Çocukların gururunu okşayan , yücelten bir karakter oluyor Peter Pan.
Daha bir çok çocuk filminde yetişkinler kötü , düşman karakter olarak gösteriliyor. Bu sayede içindeki çocuğu öldürmemiş yetişkinler de kendilerine acı veren , zülm eden kötü yetişkinlerden öçlerini almış olluyorlar.
Bunun dışında kendi hayatlarını anlatan hikâyeleri izlemek de bir yerden sonra sıkıcı olabiliyor. Bir romantik komedi bile olsa , kız kaçar-erkek kovalar veya erkek kaçar- kız kovaları izlemek seyirciyi tatmin etmeyebilir. Sonuçta kendi hayatında da böyle oyunlara takılan biri , bunu sinemada da izlemek istemeyebilir veya izleyince bu ona yeterli gelmeyebilir.
Sinema bir sanat mı değil mi tartışmasına hiç gerek yok. Sanat olan kısmı da var. Çok objektif hatta insanı ileriye götüren anlatımlar var ama bu biraz sağlıklı diye sürekli brokoli yemeğe benziyor. Oysa insan damak tadı için , sevdiği için kokoreçten tutun şeker bombası wafflelara kadar bir sürü şey yiyebiliyor. İşte tam da bu yüzden iki boyutlu çizgi filmlerden , 3D animasyonlara kadar bir çok çocuk filmi yetişkinler tarafından sevilerek izleniyor.
13 Nisan 2010 Salı
Sessiz Yalnızlıklar Üzerine
Herşeyden kaçmak bir yana insan kendinden kaçma isteği duyuyor bazen. Kimseyi görmek istemeyişimizin nedeni de bu oluyor. Onlar bize görmek istemediklerimizi hatırlatmasınlar diye.
Bir yere gidelim , kimse bizi tanımasın , korkmayalım o yerden ve oradaki insanlardan. Yepyeni , hiç yargılanmamış , kalıplara sokulmamış , eleştirilmemiş , yepyeni , taptaze ilişkiler kuralım. Kimse çöpü dökmediğimiz için size kızmasın veya sorumluluklarınızı bilmediğiniz için suçlamasın.
Martı kitabının yazarının ,yani Richard Bach'ın, Hipnozcu adında bir kitabı var. Başlayıp bitiremediğim bir kitaptır ama orada asıl anlatmak istediği tüm sınırların ve duvarların kafamızda olduğudur. Kısa ve öz bir anlatımı olan okunası bir kitaptır. Zaten Martı'dan sonra daha fazlası da beklenemez.
Her insanın istediği tek bir şey var ; "özgürlük". Hangi duvarların içinde bulabiliriz peki özgürlüğü? Özgürlük sınırları çizilmiş bir tarla mıdır? Vicdan muhasebesi yapmak ayrı bir konu. Ondan bahsetmiyorum.
Daha özgür hissetmek için gitmek... Peki nereye?
Bir yere gidelim , kimse bizi tanımasın , korkmayalım o yerden ve oradaki insanlardan. Yepyeni , hiç yargılanmamış , kalıplara sokulmamış , eleştirilmemiş , yepyeni , taptaze ilişkiler kuralım. Kimse çöpü dökmediğimiz için size kızmasın veya sorumluluklarınızı bilmediğiniz için suçlamasın.
Martı kitabının yazarının ,yani Richard Bach'ın, Hipnozcu adında bir kitabı var. Başlayıp bitiremediğim bir kitaptır ama orada asıl anlatmak istediği tüm sınırların ve duvarların kafamızda olduğudur. Kısa ve öz bir anlatımı olan okunası bir kitaptır. Zaten Martı'dan sonra daha fazlası da beklenemez.
Her insanın istediği tek bir şey var ; "özgürlük". Hangi duvarların içinde bulabiliriz peki özgürlüğü? Özgürlük sınırları çizilmiş bir tarla mıdır? Vicdan muhasebesi yapmak ayrı bir konu. Ondan bahsetmiyorum.
Daha özgür hissetmek için gitmek... Peki nereye?
11 Nisan 2010 Pazar
İnsan Olduğunu Anlamak
İnsan olarak günlük yaşam dışında bir gerçekliğimiz var. Yoksa bile en kısa zamanda olmalı. İnsan olarak bin yıllar boyu güneşte yandık , soğukta üşüdük. Modern zamanlar geldi ve bizi doğanın acımasız koşullarından korumaya başladı. Peki biz "insan" olarak buna hazır mıydık? Sadece bir kaç yüzyıldır bu koşulları izole edebiliyoruz. O da sadece bir kısmımız. Bir sürü insan sahada , soğuk havada veya su içinde çalışmakta. İnsani çalışma ve yaşama ne olabilir? Bunun dışında insanın çevresindeki doğayı değiştirmesi , ruhuna nasıl etki yapıyor?
Kızdığımız, gücendiğimiz , kendiğimizi değersiz hissettiğimiz anlarda başımızı yaslayacak bir ağaç bulamıyoruz. Hatta böyle durumlarda bir ağaca başımızı yaslamayı bile düşünmüyoruz. Bir derenin kenarında oturmayı veya denizin berrak suyuna bakmayı. İnsan , parçası olduğu doğaya bu kadar uzaklaşır mı? Niçin alışveriş yapıp da bir şeylere sahip olunca tatmin olmuş hissediyoruz? Aldığımız şeyler zamanla biz ve yanlızlığımız arasına bir perde çekmiyor mu? Bir şeylere sahip olma veya bir yerlere ait olma hissine niye bu kadar muhtacız? Aslında hiç bir şeye sahip olamayacağımızı veya hiçbir yere ait olamayacağımızı biliyoruz. En pahalı arabaları olanlar veya en lüks yerlerde yaşayanların yaşadıkları yalnızlığın sebebi bu olamaz mı?
Kendimizi kandırırken ne kadar da kolaya kaçma meraklısıyız! Söylenmiş tüm büyük sözleri kendimize yontarken ne kadar da yalancıyız! Utanmazız. Kürkçü dükkânının müptelâsı ; tilkiyiz.
Sonuç yok bu yazıda. Ölüme kadar bir son yok.
Kızdığımız, gücendiğimiz , kendiğimizi değersiz hissettiğimiz anlarda başımızı yaslayacak bir ağaç bulamıyoruz. Hatta böyle durumlarda bir ağaca başımızı yaslamayı bile düşünmüyoruz. Bir derenin kenarında oturmayı veya denizin berrak suyuna bakmayı. İnsan , parçası olduğu doğaya bu kadar uzaklaşır mı? Niçin alışveriş yapıp da bir şeylere sahip olunca tatmin olmuş hissediyoruz? Aldığımız şeyler zamanla biz ve yanlızlığımız arasına bir perde çekmiyor mu? Bir şeylere sahip olma veya bir yerlere ait olma hissine niye bu kadar muhtacız? Aslında hiç bir şeye sahip olamayacağımızı veya hiçbir yere ait olamayacağımızı biliyoruz. En pahalı arabaları olanlar veya en lüks yerlerde yaşayanların yaşadıkları yalnızlığın sebebi bu olamaz mı?
Kendimizi kandırırken ne kadar da kolaya kaçma meraklısıyız! Söylenmiş tüm büyük sözleri kendimize yontarken ne kadar da yalancıyız! Utanmazız. Kürkçü dükkânının müptelâsı ; tilkiyiz.
Sonuç yok bu yazıda. Ölüme kadar bir son yok.
10 Nisan 2010 Cumartesi
Tüm erkekler aynı
Dün akşam Ntv'de yayınlanan "10 Kadın" programında , Tolga Savacı konuktu. İşten gelmiş ve yorgun olmama rağmen , kadınsı bir hisle de olsa izledim programı. Tolga Savacı , 10 Kadın'ın karşısında , evliliğinden , çocuğundan ve yeni ilişkisinden bahsederken , bir üst konuşma olarak da "bir erkeğin bir kadından ne beklediğini" anlatıyordu. 10 Kadın'da "bir kadının bir erkekten neler beklediğini" sorguluyorlardı.
Orada konuşan insanlar sadece Türkiye'de değil , Dünya'da bile orta eğitim ve ekonomik sınıfın üstündeler. Ama şikayet ettikleri şey ; "Kadınlar erkeklere , sık sık "seni seviyorum" derken neden erkekler bunu söylemiyor ve neden 'beni seviyor musun?' diye sormuyor" Tolga Savacı , tipik bir erkek hissiyatıyla , bir erkek sevdiği için bir kadının yanındadır dedi. Evet , erkekler bir kapalı kutu zaten. Sanki kadınların görevi ;onlar sormadan , söylemeden , kirpiklerinin ucundan , saçlarının kıvrımından onların ne halde olduklarını anlamak. Evet iki erkek bile bir araya geldiklerinde gerek konuşma süreleri , gerek kelime sayıları , kadınlara oranla daha düşüktür. İki erkek ne konuşabilir ki... Arabalar , kadınlar , futbol , seks ve iş... Kadınlar , erkeklere göre sosyal açıdan daha gelişmiş olduklarından iletişim becerileri daha yüksek. Bunun tersi yok mu? Elbette ki var. Ama eğitim seviyesi , sosyal statüsü , ekonomik durumu ne olursa olsun hemen her kadının erkeklerden şikayeti büyük oranda benzer değil mi? Kadınlar daha fedakâr ve düşünceli oldukları için erkeklerden daha duyarlılar. Farkındayım çok fazla genelleme yapıyorum. Ama sonuçta Dünya'nın herhangi bir yerinde ve herhangi bir zamanda yaşanmış bir kadın-erkek ilişkisini düşündüğümüzde dialoglar hep benzer olmuyor mu?
Kadın : En sevdiğin yemekleri yaptım , haydi sofraya gelsene
Erkek: Aç değilim
Kadın:Canın bir şeye mi sıkıldı?
Erkek:Yok bir şey
Kadın:İş yerinde mi canını sıktılar? Oğuz Bey gene bir şey mi dedi projen için?
Erkek: O da var. Neyse ya ben biraz dışarı çıkıcam.
Kadın:Nereye? (Sesi kızgındır)
Erkek:Kafamı dağıtmam lâzım.
Kadın:Evet ben dağıttırmadan önce ,sen git biraz dağıt kafanı. Bana kalırsan acile gitmen gerekecek!
Hem kadınlar için hem erkekler için aynı şey sözkonusu değil mi? "Ne onlarla oluyor ne de onlarsız" En yıpratıcı ilişkilerden bile sonra , artık gerilla olup sadece vur kaç yapacağım dedikten sonra bile , "o gözlere" veya "o gülüşe" vurulmuyor muyuz? Aşka inanmıyorum demekse , tamamen yalan. Bir kadın sevgilisi , kocası veya adını koyamadığı aşığı , yaptığı etli fasülyeyi beğenmedi diye aşka inancını yitirir mi? Tam tersini düşünelim. Bir erkek , sevgilisi veya karısı maç izlerken televizyonun önünden geçti diye ilişkisini bitirir mi? Bunlar sadece buzdağının görünen yüzleri. Bunların altında birazcık "Bak ben buradayım , huhu , bak güzel bir parfüm aldım , saçlarımı kestirdim , sana kendimi beğendirmek için"ler yatmıyor mu? Tüm bu kaçmalar-kovalamalar , çatışmalar kim kimden daha değerli , kim kime daha muhtaç savaşı değil mi? Oysa hikâye çok basit. Kızla , oğlan birbirlerine aşık olur ve olaylar gelişir. Ama bir elmanın iki yarısı olmak göründüğü kadar kolay değil.
Mesela "Love Story" filmini düşünüyorum bu aralar. Aslında filmde anlatılan olağanüstü bir durum yok. Biri zengin , biri fakir iki genç aşık olurlar. Kız güzel olmanın ötesinde çok da zekidir ve oğlan hayatın ona sağladığı tüm imkânların yanı sıra kızın sevgisine muhtaçtır adeta. Kız da oğlanı çok seviyordur ve değer veriyordur. Ama bu iki sevgilinin aşkını anlatan olayları bir düşünelim. Oğlan buz hokeyi takımındadır ve kız onun maçını izlemeye gider. 150 yıl öncede oğlanlar maç yapar , kızlar da onların maçlarını izlerdi eminim. 150 yıl sonra da böyle olacak. Oğlan ailesinin desteği olmaksızın , kızla bir hayat kurmaya çalışırken çam ağacı bile satar. Para kazanmak için insanlar asla yapmayacağım dedikleri o kadar çok şeyi yapıyorlar ki... Erkekler gene sevdikleri kadın için daha çok çalışacaklar.
Çok ahkâm kestiğimin farkındayım. Konunun 10 Kadın'la Tolga Savacı'dan nasıl Aşk Hikâyesi'ne geldiğini ben bile anlayamadım.
Bir bayansanız ve sevgiliniz size yeteri kadar ilgi göstermiyorsa , üzülmeyin. Çünkü yalnız değilsiniz. Onun ilgisini nasıl çekebileceğinizi ve bunu nasıl daimi kılabileceğinizi düşünün ve doğru cevabı bulunca lütfen bize de haber verin.
Orada konuşan insanlar sadece Türkiye'de değil , Dünya'da bile orta eğitim ve ekonomik sınıfın üstündeler. Ama şikayet ettikleri şey ; "Kadınlar erkeklere , sık sık "seni seviyorum" derken neden erkekler bunu söylemiyor ve neden 'beni seviyor musun?' diye sormuyor" Tolga Savacı , tipik bir erkek hissiyatıyla , bir erkek sevdiği için bir kadının yanındadır dedi. Evet , erkekler bir kapalı kutu zaten. Sanki kadınların görevi ;onlar sormadan , söylemeden , kirpiklerinin ucundan , saçlarının kıvrımından onların ne halde olduklarını anlamak. Evet iki erkek bile bir araya geldiklerinde gerek konuşma süreleri , gerek kelime sayıları , kadınlara oranla daha düşüktür. İki erkek ne konuşabilir ki... Arabalar , kadınlar , futbol , seks ve iş... Kadınlar , erkeklere göre sosyal açıdan daha gelişmiş olduklarından iletişim becerileri daha yüksek. Bunun tersi yok mu? Elbette ki var. Ama eğitim seviyesi , sosyal statüsü , ekonomik durumu ne olursa olsun hemen her kadının erkeklerden şikayeti büyük oranda benzer değil mi? Kadınlar daha fedakâr ve düşünceli oldukları için erkeklerden daha duyarlılar. Farkındayım çok fazla genelleme yapıyorum. Ama sonuçta Dünya'nın herhangi bir yerinde ve herhangi bir zamanda yaşanmış bir kadın-erkek ilişkisini düşündüğümüzde dialoglar hep benzer olmuyor mu?
Kadın : En sevdiğin yemekleri yaptım , haydi sofraya gelsene
Erkek: Aç değilim
Kadın:Canın bir şeye mi sıkıldı?
Erkek:Yok bir şey
Kadın:İş yerinde mi canını sıktılar? Oğuz Bey gene bir şey mi dedi projen için?
Erkek: O da var. Neyse ya ben biraz dışarı çıkıcam.
Kadın:Nereye? (Sesi kızgındır)
Erkek:Kafamı dağıtmam lâzım.
Kadın:Evet ben dağıttırmadan önce ,sen git biraz dağıt kafanı. Bana kalırsan acile gitmen gerekecek!
Hem kadınlar için hem erkekler için aynı şey sözkonusu değil mi? "Ne onlarla oluyor ne de onlarsız" En yıpratıcı ilişkilerden bile sonra , artık gerilla olup sadece vur kaç yapacağım dedikten sonra bile , "o gözlere" veya "o gülüşe" vurulmuyor muyuz? Aşka inanmıyorum demekse , tamamen yalan. Bir kadın sevgilisi , kocası veya adını koyamadığı aşığı , yaptığı etli fasülyeyi beğenmedi diye aşka inancını yitirir mi? Tam tersini düşünelim. Bir erkek , sevgilisi veya karısı maç izlerken televizyonun önünden geçti diye ilişkisini bitirir mi? Bunlar sadece buzdağının görünen yüzleri. Bunların altında birazcık "Bak ben buradayım , huhu , bak güzel bir parfüm aldım , saçlarımı kestirdim , sana kendimi beğendirmek için"ler yatmıyor mu? Tüm bu kaçmalar-kovalamalar , çatışmalar kim kimden daha değerli , kim kime daha muhtaç savaşı değil mi? Oysa hikâye çok basit. Kızla , oğlan birbirlerine aşık olur ve olaylar gelişir. Ama bir elmanın iki yarısı olmak göründüğü kadar kolay değil.
Mesela "Love Story" filmini düşünüyorum bu aralar. Aslında filmde anlatılan olağanüstü bir durum yok. Biri zengin , biri fakir iki genç aşık olurlar. Kız güzel olmanın ötesinde çok da zekidir ve oğlan hayatın ona sağladığı tüm imkânların yanı sıra kızın sevgisine muhtaçtır adeta. Kız da oğlanı çok seviyordur ve değer veriyordur. Ama bu iki sevgilinin aşkını anlatan olayları bir düşünelim. Oğlan buz hokeyi takımındadır ve kız onun maçını izlemeye gider. 150 yıl öncede oğlanlar maç yapar , kızlar da onların maçlarını izlerdi eminim. 150 yıl sonra da böyle olacak. Oğlan ailesinin desteği olmaksızın , kızla bir hayat kurmaya çalışırken çam ağacı bile satar. Para kazanmak için insanlar asla yapmayacağım dedikleri o kadar çok şeyi yapıyorlar ki... Erkekler gene sevdikleri kadın için daha çok çalışacaklar.
Çok ahkâm kestiğimin farkındayım. Konunun 10 Kadın'la Tolga Savacı'dan nasıl Aşk Hikâyesi'ne geldiğini ben bile anlayamadım.
Bir bayansanız ve sevgiliniz size yeteri kadar ilgi göstermiyorsa , üzülmeyin. Çünkü yalnız değilsiniz. Onun ilgisini nasıl çekebileceğinizi ve bunu nasıl daimi kılabileceğinizi düşünün ve doğru cevabı bulunca lütfen bize de haber verin.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
