Bu Blogda Ara

16 Aralık 2011 Cuma

pazar kahvaltısı

Pazar sabahı kahvaltıya arkadaşlarımın gelmesine bayılıyorum. Mutfakta çay fokur fokur kaynarken, buharı camda buğulanıyor, ben de bilgisayardan müzik listesi hazırlıyordum ki Tuğba’dan mesaj geldi. Yanında kuzeninin bir arkadaşını da getirdiğini söylüyordu. İyi dedim, fark etmez. Klasik Türk işi cevabımızı verdim; “Masaya bir tabak daha koyuveririz.” Ama yabancı biri geleceği için “hello kity”li pijamamı çıkarıp onun yerine en azından eşofman giymeliydim. Protokol namına yapabileceğim en büyük fedakârlık da buydu zaten. Üstümü değiştirmeden önce, sofrayı, salatayı, kahvaltılıkları hazırladım. Çay da demlenmek üzereydi. Tam da üstümü değiştirmiştim ki, kapı çalındı. Aysel ve Serdar gene itişe kakışa merdivenleri çıkıyorlardı. Onların seslerini duyunca, belki de bir sene sonra evli bir çift olarak bana geleceklerini düşündüm. Serdar ayakkabılarını çıkarırken, hafiften içeriye göz gezdirdi; “Tabi ki gene önce biz geldik” dedi. Bu bir üstünlük ifadesiydi aynı zamanda. Yani, hem hızlı düşünen hem de hızlı hareket eden biriyim demek istiyordu. Geniş omuzlarıyla girişin yarısını doldurmuştu, Aysel ister istemez arkada kalıyordu. Ama viyak viyak eden müşteri temsilcisi ses tonuyla konuşurken, ben buradayım deme konusunda da gayet başarılıydı. Ellerinden gazeteleri ve ekmek poşeti aldıktan sonra; “Tuğba’nın kuzeninin bir arkadaşı da gelecekmiş” dedim. Serdar umursamazca; “Gelsin bari” dedi. Aysel içten içe Serdar’ı kıskandırmak istercesine; “Kimmiş bu arkadaş, bay mı bayan mı?” derken bir de dekoltesini düzeltti. Aysel zaten tek başına iki kişilik ostrojen hormonu salgıladığından, gelecek kişinin erkek olmasını ben de istiyordum. Bundan dolayı da biraz gergindim ama belli etmemeye çalışarak, “Tuğba sadece biri daha geliyor dedi, adını söylemedi.” Serdar salonda kanepeye oturmuş, sol kolunu kanepenin sırtına dayayıp, bacak bacak üstüne atmış gazeteyi de önüne sermiş okurken, “Mesela adını söyleseydi Yaşar, deseydi, hemen onu erkek sanacaktınız” dedi. Aysel, bu gayet sıradan Serdar atağına, hemen bir kontratakla karşılık verir; “Ne var yani, bizim okulda Arzu Babayev diye bir hoca vardı, ama erkekti.” Tabi bu bilinçsizce çıkılan kontratak gol getirmez. Serdar içinden, “Sen de kadına benziyorsun ama bildiğin cadının tekisin” der gibi bakar. Ben zaten tüm bunları salondan mutfağa açılan pencereden dinlemekteyimdir. Salatanın sosunu dökerken, kapı bir daha çalınır. Gelenler Ahmet, Tuğba ve kuzeninin arkadaşıydı. Tuğba ve arkadaşı önden kelebek gibi girerken, Ahmet ağır vasıta olarak onları takip ediyordu. Tuğba babetlerini bir çırpıda savurduktan sonra, ellerindeki poşetlerle mutfağa daldı. Benden yumurtayı, sütü ve unu karıştıracak bir kap istedi ve eliyle koymuş gibi bulduğu teflon tavayla krep yapmaya başladı. Bu sırada Ahmet ve Tuğba’nın arkadaşı kapıdaydılar. Ahmet, kendi evindeymiş rahatlığını hiç aksatmadan salona geçerken, diğeri yalnız kalmamak için mutfağa yöneldi. Tuğba, sanki krep yemezse ölecekmiş gibi bir ruh hali içerisinde olduğundan, sırtı bize dönük olmasına rağmen, “Sevda, bu kuzenimin arkadaşı Tolga. Tolga, sana zaten kimin kim olduğunu anlatmıştım.” Yakışıklı erkeklerin o kendilerine özgü havaları vardı. Evet, beyaz tenli, siyah saçlı ve kahverengi gözlüydü. Yüz hatları belirgindi, uzun boylu ve atletikti. Ama esas kalbimin kapısını, “İçeriye götürülecek şeyleri verin isterseniz, yavaş yavaş masayı hazırlamaya başlayalım” diyerek tıklattı. Görüşülmeden geçen günlerin raporları verildikten sonra kahvaltıya geçebildik. Tabi ki herkesin o çok merak ettiği soruyu, ailemizin kendine güvenen ve önde olmayı seven üyesi Serdar sordu; “Eee Tolga sen ne iş yapıyorsun?” Tolga sonrasında gelecek soruların vereceği sıkıntıyı sezerek, dudaklarını yarım açarak ve birazda sanki ağzında bir şey geveleyerek ; “Doktorum” dedi. Bundan sonra Ahmet mide problemleri, Aysel sırt ağrılarından bahsetti durdu. Serdar bile en sonunda migreninden şikayetçi oldu. Tuğba krebine reçel sürerken bıyık altından pis pis gülüyordu ki, Tolga istemeye istemeye branşının jinekoloji olduğunu söyledi. Bunun üzerine Serdar ve Ahmet tüm vücutlarını saran bir prezervatifin içindeymişçesine gerginleştiler. Artık onlar dış dünyadan kopmuşlardı ve doğal olarak da hiçbir şey hissetmiyorlardı. Aysel ise genç bir kız edasına bürünüp kızarmaya başlamıştı. Tuğba ise reçel sürdüğü krebini rulo yapmış, elleriyle yemeğe başlamıştı. Aysel, bu utanca daha fazla dayanamayıp kendisini mutfağa attı. Arkasında kulis kurma çabasıyla Tuğba da mutfağa girince ben deplasmanda tek başıma kaldım. Durumu kurtarmak için de, “Jinekolojinin hangi dalında uzmansınız, onkoloji, menopoz veya kadın doğum?” diye sordum. Ahmet’le bir an göz göze gelince, kafasından “Am doktorluğunun da uzmanlığı mı oluyor” diye geçirdiğini hissettim. Ahmet de, kafasından geçen şeyi hissettiğimi anlamış olacak ki Tolga’ya dönerek; “Eee bundan sonra sana Vulva desek rahatsız olmazsın herhalde” diyiverdi. Tolga, rakibin sert çıkışlarına alışık bir oyuncu gibi soğukkanlılıkla arkasına yaslandı. Gözkapaklarını hafifçe kısıp, sol yanak gamzesini belirtecek kadar gülümseyerek; “Polikliniğe yeni geçtim. Henüz uzmanlık için düşünüyorum. Ama benim işim dışında bir şeyden konuşsak…” dedi. Serdar da Ahmet’le bir olup bir sürü laf oyunuyla çocuğu bezdirmeye uğraşacak gibi geldi bana. Önüne reçel uzatıp; “Bil bakalım bu reçeli yapan kadın, reglinin hangi günündeymiş?” veya “Sen kadınları anlayabiliyor musun ?” gibisinden 13 yaş ve altı esprilere başlamasından korktuğum için, “Tolga’nın zayıf pasına, nerede tarz müzik dinlersin, bir şeyler açalım sessiz oldu burası” diyerek daha da zayıf bir karşılık verdim. Aysel ve Tuğba da mutfaktan çıkıp salona geldikten sonra, Ahmet gür sesiyle; “Yeni arkadaşımız Vulva da tam şimdi bize müzik zevki hakkında bir konuşmaya başlayacaktı. Kendisi aslında TRT2’nin sanat kuşağında çalışacakmış ama büyük bir talihsizlik sonucu Tıp Fakültesini bitirmiş, “Touhtor” olmuş” dedi. Tuğba bu gidişata bir dur deme şansını deneyerek ; “Yeter artık Ahmet ya… Bir pazarımız var zaten” dedi. Böylece ilk ataklar savuşturuldu, Aysel Serdar’ın telefonunu karıştırmaya uğraşırken, Tuğba Ahmet’e önümüzdeki ay gideceği Macaristan seyahatini anlatırken, ben ve Tolga bilgisayarın başında Türkçe şarkıların sözlerini yarım yamalak bir şekilde İngilizceye çevirmeye çalışıyorduk. Sonra da akşama doğru Cosby ailesinin yayınlanabilme ihtimali geldi birden aklımıza. Gülüştük…

30 Aralık 2010 Perşembe

YENİ YIL FANTAZİSİ

Kla havadan asılı durup Ayşe’yi inceliyor. Beyninin en sıkışık kıvrımlarında kalan bu hayal ötesi deneyimin Ayşe’nin üzerindeki etkilerini gözlemliyor. Aslında , her şey çok sıra dışı gibi görünse de , gayet sıradan. Ama 10 . boyutta yaşayanlar için , tarih öncesi çağlara ait ve sıkıcı.
Kapı aniden açılıyor ve Çingene ama İspanyol Çingenesi bir adam maymunuyla içeri giriyor. Adam İspanyolca , Ayşe Türkçe konuşuyorlar ama birbirlerinin ne dediklerini anlıyorlar. Maymun adamın omzunun üzerinde duruyor. Adam ısrarla Ayşe’nin falına bakmak istiyor ama Ayşe izin vermiyor. Ayşe , kafasına koyduğu şeyleri yapmak için çabalayacağını , onun dışında gerçekleşecek şeyleri de bilmek istemediğini söylüyor.
“Heyecanlanmak ve ümit etmekten hoşlanıyorum işte” diyor , Ayşe.
Çingene Adam ise ;
“Gene heyecanlan , ben sana püf noktaları söyleyeceğim” diyor.
Ayşe kabul etmiyor. Adamın omzundaki maymun birden çığlıklar atmaya ve etrafta koşuşturmaya başlıyor. Adamın kafasındaki yırtık pırtık saç bonesini yere düşürüyor. Maymun , dükkanın ortasında birbirinden biraz ayrı duran kitaplarla dolu masanın üzerinden yağmur damlası hızında sekiyor. Acayip seslerini çıkardıktan sonra “Maymun Kral” kitabının içine giriyor. Kitap biraz kıpırdanıyor haliyle. Adam maymununu geri alabilmek umuduyla kitabı satın alıyor. İçten içe de kızıyor maymununa , o güne kadar maymunun yaptığı hırsızlıklar sayesinde eline geçen paraları unutan Çingene , birden maymuna lanet okumaya başlıyor. Kitap , sanki adamın içinden geçenleri sezermişçesine , çingenenin elini ısırıyor. Elinin acısıyla iyice sinirlenen adam kitabı yere atıp üzerinde tepinmeye başlıyor. Ayşe işte bu anda oturduğu yerden kalkıyor ve adamın gırtlağına sarılıyor. Adam neye uğradığını şaşırmış bir halde , kitabı da umursamayarak , kitapçıdan çıkıyor.
Ayşe , sankinleşmek için bir bardak likör içerken , içeri Alaaddin giriyor. Hani şu meşur lambadan cin çıkaran. Dile cinden ne dilersen diyor ?
Artık lambadan da cinden de sıkılmış sanki Alaaddin. Uçan halı ile dünyayı dolaşmış bir insan , monoton gündelik bir hayattan elbette ki sıkılır. Yani bir yanda elinde ovaladığında cin çıkan bir lamba var , öte yanda sabah 9 akşam 6 bir iş. Evde seni bekleyen , zamanında aile baskısından kurtulmak için evlendiğin bir kadın veya bir adam , sonra mutlu olmak umuduyla dünyaya getirilmiş iki çocuk ve o çocukların asla karşılanamayan ihtiyaçları. Gerçi Alaaddin’in durumu da iyi değildi. Fakirdi o da eskiden. Ama her insan gibi o da elindeki nimete alıştı ve sıkıldı.
Ayşe ise Alaaddin’i görünce şaşırmadı. Aksine ona Binbir Gece Masallarını satmaya çalıştı. Alaaddin , “İstersen çok paran olmasını dileyebilirsin , o zaman burada çalışmana gerek kalmaz” dedi.
Ayşe , her normal insan gibi çok parası olsun istedi. Ama bir an düşündü ,ve bu para ona korkunç derecede korkutucu geldi. O kadar parası olunca ne yapacağını düşündü ve aklına hiçbir şey gelmedi. Tüm öğrendiği , yaşamak için çalışmak gerektiğiydi. Çalışmadan elde edilen para ile nasıl yaşayacaktı? Kla bunları not ederken , Ayşe Alaadin’e cinden ilk istediği şeyin para değil çalışkanlık olduğunu söyledi. Aladdin buna çok sevindi. Ama Cin , Alaaddin ve Ayşe’den çok sıkılmıştı ve barlar sokağına kaçmıştı. Alaaddin , Ayşe’yi de çağırdı ama Ayşe gitmedi. Vedalaştılar.
Ayşe , bir ara yerde altın gibi parlayan tozlar olduğunu gördü. Şaşırdı tam o sırada bilgisayarda çalan müzik değişti. Çalma listesindeki tüm şarkıları, sırasına göre bilen Ayşe , müziğin değiştiğini anladı ve anlam veremedi buna. Çünkü kendisinden başka , müziği değiştirecek kimse yoktu . Müzik çok tanıdıktı. Ksilifondan çıkan notalar , ninniyi andırsa da hemen ardından müziğe giren yaylılar sanki havada uçuşan bir şeyleri anlatmak istiyordu ve ardından nefesliler geçmişte olmuş olayları ve şimdiki etkilerini perfect tense hissiyatıyla anlatıyorlardı. Her şey alabildiğine İngilizdi. Nefesliler , yaylılar, davullar , ziller ve ksilifon birlikte bir büyüyü ve savaşı anlatıyordu. Birden tüm kitaplar uçuşmaya başladı. Dükkanın tüm ışıkları yanıp yanıp sönüyordu ve tüm bu karmaşanın sonunda Harry Potter Ayşe’nin karşısında duruyordu. Filmde oynayan çocuk değil ama , bu gerçek Harry Potter’dı. Alnında gerçek bir yara izi vardı. Ayşe çok heyecanlandı.
“Ron ve Hermonie nerede?” diye sordu.
“Onları yalnız bırakmam gerekiyordu”
Ayşe ne diyeceğini şaşırmıştı.
“Ben İstanbul’u çok merak ediyorum. Bana yardımcı olabilir misin Miss Ozbek” dedi Harry ,tüm İngiliz sevimliliği ve kibarlığıyla.
Ayşe bu sefer de Harry Potter’a Karaların ve Denizlerin Sultan’ı İstanbul kitabını satmaya çalıştı. Ama faydası yoktu. Bir an Harry asasını ,Ayşe’nin arkasında durduğu bankoya bıraktı. Ayşe mithiş bir el çabukluluğu ve kararlılıkla ;
“Accio süpürge” dedi ve Harry Potter’ın süpürgesi kapıdan içeri girdi. Harry önde Ayşe arkada süpürgeye bindiler ve İstanbul Boğazının üzerinde uçmaya başladılar. Hava soğuktu ve uçuyorlardı ama gene de Ayşe sadece elma şekeri kokusu alıyordu. Harry Potter’ın bunun bir çeşit soğuktan korunma büyüsü olduğunu ve bunu Uludağ’da yapmayı öğrendiğini söyledi. Kadıköy’den havalanan kahramanlarımız önce Galata kulesine , sonra Kız Kulesi’ne selam durdular. Ardından süpürgenin hızını arttırarak Boğaz Köprüsü’nün hem altından hem üstünden geçerek havada üçlü salto attılar. Tüm boğazı uçarak geçtiler ve sonra Kadıköy’e geri geldiler. Harry , Ayşe’ye teşekkür etti ve ona yılbaşı hediyesi olarak Gryffindor atkısı verdi , geldiği gibi gitti.
Yeni yıla girmeye çok az kalmıştı. Son 5 dakikaydı. Kla aslında kütlesiz ve hacimsiz olmasına rağmen görünebilirliği kendi iradesine bağlı bir bilinç varlığıydı. Görünmezlikten , görünürlülüğe geçerken yıldız tozu dökmesi gerekliydi. Yıldız tozu , dünyada en zor bulunan maddelerden biriydi. Çünkü yıldız tozu petrolden ve hatta nükleer enerjiden daha çok yakıt üretilebilecek bir maddeydi ve insanların eline geçmemeliydi. Eğer bu madde insanların eline geçerse dünyanın yok olması bir yana , tüm evren sonsuz bir savaşa başlayabilirdi. Ama Ayşe için bunun herhangi bir önemi yoktu. O hâlâ normal insanlar dükkana girsin ve onunla muhabbet etsin istiyordu.
Kla , sınırlı sayıda olan , insanlara görünür olma haklarından birini Ayşe için kullanmaya karar verdi. Cebinde , her ihtimale karşı bulunan yıldız tozundan bir tutamı , başından aşağı serpti ve hapşırmaya başladı.
Ayşe önce sesi duydu sonra havada asılı duran Kla’yı gördü.
Kla Ayşe’nin şaşırmasına fırsat vermeden ,
“Merhaba” dedi.
Ayşe artık olan biten şeylere şaşırsın mı , yoksa şaşırmasın mı , bilemiyordu.
“Sen kimsin?”diye sordu Ayşe
Ve Kla bilincin 10 . boyuta ki yansıması olduğunu Ayşe’ye nasıl anlatacağını düşündü. Sonra her şeyi olduğu gibi anlatmaya karar verdi.
“Benim adım Kla. 10. Boyutta yaşayan bilinçsel varlıklardan biriyim. Bu akşam ki ev ödevim seni gözlemlemekti. Seni gözlemleyip , zamanın ve mekânın dünya ve insanlar için ne anlam ifade ettiğini çözmem gerekliydi” dedi.
Ayşe korkmadı, yani tüm olanlardan sonra korkması biraz olanaksızdı zaten. Her şey normal gelmeye başlamıştı.
“Zaman ve mekân insanlar için ne anlam ifade ediyor?” Güzel konuymuş diye düşündü Ayşe.
“Bunu her hangi bir insana sorabilirdin veya kitap okuyabilirdin” dedi ve bu sefer de Kla’ya Hubert Reeves’in kitaplarını satmaya çalıştı. Kla ;kitapların insanlar için gerekli olduğunu , ancak sözcüklerin her zaman fikirlerin kapısını açan anahtarlar olmadığını söyledi.
“Sizin dünyanızda ve yaşamı algılayışınızda zaman çok önemli bir yere sahip. Zamanın geçmesiyle aslında yanlış olan şeylerin doğru olduğunu algılayabiliyorsunuz.”
Ayşe iyice dumur olmuş şekilde dinliyordu ve zamansızlığı anlayamıyordu.
“Senin yaşadığın yerde zaman yok mu?” diye sordu Ayşe.
“Zaman yok. Bu yüzden endişelerimiz ve korkularımız da yok. Eskiyi özlemeyiz ve gelecek için hesaplar yapmayız. Sadece içinde yaşadığımız her anda ne yapmamız gerekliyse onu yaparız” dedi Kla.
Sonra birden Kla kayboldu. Kapıda ise siyah başlıklı uzun boylu biri vardı. Sanki bir kolcuydu. Ayşe artık bunun bir rüya olduğunu düşünmeye başladı iyiden iyiye.Bu sefer de Yüzüklerin Efendisi karakterlerinden biri geldi diye düşündü. Ama rüya gibi de değildi. Başlığını açınca kolcunun Aragorn olmadığını gördü.
Siyah pelerinli adam ;
“Beyaz atımı ekipler bağladı , o yüzden geciktim” dedi.
Ayşe ;
“Aslında tam vaktinde geldin” dedi.
Sonra birlikte gecenin karanlığında , masalların çocukların zihninde yer ettiği diyara doğru yol aldılar.

30 Haziran 2010 Çarşamba

Ayşe'nin çay duası



Öncelikle çayı yarattan Allah'a şükürler olsun.

Ardından sırayla

Toprağa ekenden

Yetiştirenden

Toplayandan

Satandan

Satın alandan

Demleyenden

Eğer varsa bir bardak çayı masanıza getirenden

Allah razı olsun.

21 Haziran 2010 Pazartesi

ARİFE TARİF

Türkçe derslerinin en önemli konularından biri de ; okuma parçasındaki anlamını bilmediğimiz kelimeleri sözlükten bulup cümle içinde kullanmaktı. Hatta Cem Yılmaz bile bu konuya değinmişti. “Revolver kelimesini cümle içinde kullan yavrum ; 'Babamın revolveri vardı' .”
İnsan hep mi bilmediği konular üzerine bir tanımlamaya ihtiyaç duyuyor ? Tanımlama yapmadan önce şeyin ne olduğunu incelemek , bir kanıya varmak yerine başkalarının görüşlerine ne kadar da meraklıyız aslında. Bilmediğimiz o kadar çok şey varken , kendi fikrimizi edinmek yerine en kolay yol olarak başkalarının fikirlerini daha da kötüsü yargılarını kabul ediyoruz ve doğru sanıyoruz.

Hep bir tarif ve çıkar yol peşindeyiz. Bizden bilmediğimiz bir şey istendiğinde karşımızdakini taklit ediyoruz. Oğuz Atay bunu Tutunamayanlar'da güzel bir biçimde hicv etmiştir.
“Birisi kolumdan tuttu beni fakülteye soktu , sonra da bir işe. Nasıl çalışacağımı bilmiyordum karşı masada oturan adamın yaptıklarını yapmaya başladım” diye anlatır. Peki bizi kendi doğrularımızı bulmaktan alı koyan şey nedir? Korkmak mı yoksa cesaret edememek mi? Farklı bir ses duymaktan korktuğumuz için mi kendi sesimizi çıkaramaz olduk?

En basit yemeklerden biri makarnadır. Ama bin bir çeşidi vardır. Herhangi bir paketin üzerinde bile nasıl yapılacağı yani tarifi bellidir. Ama insan ilk defa makarna pişirirken çok itinalıdır. Hele ki mutfağa uzak biriyse ve korkuyorsa tarife aynen uymaya gayret eder. Sanki uymadığında dünyadaki taşlar yerinden oynayacak gibi... Özene bezene yapılır , binlerce kez yenilen sıradan yemek bir anda bir özellik sahibi olur. İlk defa yapılmıştır. Ya diri kalmıştır ya da tuzu fazla kaçmıştır ama önemi olmaz. Gurur duyarız ilk yaptığımız makarnayla. O bir kenara , başka makarnalar diğer tarafa ... Ama zamanla sadece karın doyuracak , pratik bir öğün olur. Hatta lezzetinden sıkılırız. Hazır veya kendi icadımız soslarla lezzetlendirmeye çalışırız. En beğendiğimizi arkadaşlarımıza da yaparız veya ailemize. Yaparız ki önemli bir günde bizden , bize ait olan güzel marifetimizi görmek talebinde bulunsunlar. “Bu akşam dayınlar gelecek kızım , o soslu makarnanı yapıver.” Oysa aynıydı tüm tarifler. Demek kendi sesimizi çıkarmak için sıradanlıktan sıkılmak gerekiyormuş. Kendi sesimiz çıktığında birilerinin o sese kulak verme ihtimali bizi heyecanlandırıyor. Adam yerine koyulmaya , kadir kıymet bilinmeye ne kadar da muhtacız! Aynı aşk gibi... İlk defa birine aşık olunca ne yapacağımızı bilemiyor ve çevremizdekileri inceliyoruz. En mutlu çift hangisiyse onu örnek alıyoruz. Alıyoruz da hep pratikte örnek alıyoruz. Onlar birlikte sinemaya gidiyorlar ve çok mutlular , haydi biz de birlikte sinemaya gidip mutlu olalım. Belki biz sinemaya gitmeyip tv karşısında mutlu olacağız.

İnsanın kendi olmasının altında yatan itici güç , mutlu olma yöntemi olsa gerek. Arif olana kadar tariflerle boğuşacağız. Ama zaten bilenlerden değil öğrenenlerden olmak güzel. Her şeyi bilen bir tek O...

11 Haziran 2010 Cuma

KİTAP

Son bir kaç yıldır , yayıncılar aynı kitapları nasıl daha fazla satarız diye düşündüklerinden 9,90’lık veya cep boyutunda kitaplar piyasa sürülüyor. Bir de bazı kitap evleri çok ucuza iyi romancılarımızın zamanında edebiyattan ziyade satsın amacıyla yazdığı kitapları ucuza basıyorlar. Böylece okunmayı bekleyen bir sürü kitap ortalarda dolaşıyor. Tabi ki aldığımız kitapların bir kısmı uzun zaman okunmayı bekliyor , sadece duruyorlar ama kitaba değer verilmesi iyi bir şey.

Maalesef kitapların da mevsimleri var. Mesela yaz sıcağında hangi kumsalda Karamozov Kardeşler’i okuyan birini görebilirsiniz? Bazı kitaplar sahile inmezler. Ama tüm bu yayıncıların satış politikalarını olumlu bir tarafı ; yarına kalmayacak abuk subuk 9,90’a satılan Amerikan menşeili , özellikle kişisel gelişim kitapları yerine piyasaya kendi edebiyatımızın güzel ve kolay okunabilen kitaplarının çıkmış olmasıdır.

Bu yaz tatilimde Peyami Safa’nın Cingöz Recai serisinden Arsen Lüpen İstanbul’da kitabını okudum. Çok da keyif aldım. Hem İstanbul’un o dönemini öğrenirken , hem de Arsen Lüpen karakterini tanıdım. Bu sadece bir kitap okuma meselesi değil. Hatta basılması sadece para getirir düşüncesi yüzünden o kadar çok rezil kitap piyasadaki. Ye,dua et, sev... Çok kötü bir çevirisi olan , ne gezi ne anı kitabı diyebileceğim , belki akıcı ama ne anlattığı belli olmayan bir kitap yerine en azından Türkçe gibi Türkçe kullanılarak yazılmış bir kitap okumak çok daha faydalıdır diye düşünüyorum. Çünkü insan kendi dilini en iyi kendi edebiyatında ve kendi müziğinde tanıyabiliyor da ondan. Bu kesinlikle sadece Türkçe kitap okuyup , Türkçe müzik dinleyelim demek değil. Ama kendi dilimize yabancılaşmamak için , göz önünde tutmak gerekiyor.

1 Haziran 2010 Salı

Tatil için çalışıyoruz

Yıllık iznimi aldım. Daha ilk dakikalarındaki hislerim iş temposu ve stresi sadece yaşamımın değil , tüm hayatımın bir parçası olmuş. Herşeyin , her sorunun bir an önce çözülmesi gerektiği hissi bilincimi kaplamış.

Herşey stresli bir şekilde ve hızlıca halolmalı.

Şimdi tatildeyim ya , dünyanın en güzel romanından bir sayfacık olsa okusam , denize girip sadece bir kulaç atsam , sahilde oynayan bir çocuğun neşeli kahkahalarına katılsam , bir saniyeyi 5 saniye gibi yaşasam yeter...

Hatta internete de girmesem...

16 Mayıs 2010 Pazar

Kimse Batan Bir Gemiye Binmek İstemez

Kadınlar, hormonal değişimleri yüzünden duygusal değişimleri şiddetli yaşarlar. Karakterimiz ketum veya konuşkansa bunu farklı iletişimlerle yansıtırız. Ama yaşanılanlar ne yaş ,ne sosyal sınıf farklılıkları ne de eğitim farkı gözetiyor. Evlenmiş bayanlardan bahsetmiyorum. Bekar veya ilişkilerinde bir dikiş tuturamamışlardan bahsetmek istiyorum. Öncelikle kendimizi kandırmayalım. Gerçekten evlenmek isteyen kadın ne yapar eder evlenir. Ama evliliği ona mutluluk , huzur getirir mi onu bilemem. Dışardan görünen resimlerle içerde yaşananlar farklıdır. Hep kafamızda bir ideal ilişki yaratırız. Bazen ideal ilişki yaşayabileceğimiz kriterlere uygun ideal kişi ile karşılaşırız ama bir şeyler çıban başıdır. Belki razı olup kaderimize , yaşamaya bakmalıyız. Belki de denemekten bıkmayan bir inatçılık ve cesaretle balıklama hayata atlamalıyız.

Herkes sevgi , güven ve huzur ararken neden bu kadar anlaşmazlık oluyor? Kendi içimizde bir sevgi , güven ve huzur olmadığından olabilir mi?

Bir gemi... Gemiyi yöneten; kaptanı... Yolcuları kim , yükleri neler , gideceği yerin rotası ne , pruvası neta mı? Tüm bu soruların cevabını bilmeyen kaptan olur mu? Bu soruların cevabını bilmeyen kaptana güven olur mu? Gemisini ve içindekileri sevmeyen kaptan sevilir mi? Peki hepimiz için hayat bir gemi , biz de kendi hayatımızın kaptanı değil miyiz? Peki iş böyleyken kim batan bir gemiye binmek ister?