Bu Blogda Ara

16 Aralık 2011 Cuma

pazar kahvaltısı

Pazar sabahı kahvaltıya arkadaşlarımın gelmesine bayılıyorum. Mutfakta çay fokur fokur kaynarken, buharı camda buğulanıyor, ben de bilgisayardan müzik listesi hazırlıyordum ki Tuğba’dan mesaj geldi. Yanında kuzeninin bir arkadaşını da getirdiğini söylüyordu. İyi dedim, fark etmez. Klasik Türk işi cevabımızı verdim; “Masaya bir tabak daha koyuveririz.” Ama yabancı biri geleceği için “hello kity”li pijamamı çıkarıp onun yerine en azından eşofman giymeliydim. Protokol namına yapabileceğim en büyük fedakârlık da buydu zaten. Üstümü değiştirmeden önce, sofrayı, salatayı, kahvaltılıkları hazırladım. Çay da demlenmek üzereydi. Tam da üstümü değiştirmiştim ki, kapı çalındı. Aysel ve Serdar gene itişe kakışa merdivenleri çıkıyorlardı. Onların seslerini duyunca, belki de bir sene sonra evli bir çift olarak bana geleceklerini düşündüm. Serdar ayakkabılarını çıkarırken, hafiften içeriye göz gezdirdi; “Tabi ki gene önce biz geldik” dedi. Bu bir üstünlük ifadesiydi aynı zamanda. Yani, hem hızlı düşünen hem de hızlı hareket eden biriyim demek istiyordu. Geniş omuzlarıyla girişin yarısını doldurmuştu, Aysel ister istemez arkada kalıyordu. Ama viyak viyak eden müşteri temsilcisi ses tonuyla konuşurken, ben buradayım deme konusunda da gayet başarılıydı. Ellerinden gazeteleri ve ekmek poşeti aldıktan sonra; “Tuğba’nın kuzeninin bir arkadaşı da gelecekmiş” dedim. Serdar umursamazca; “Gelsin bari” dedi. Aysel içten içe Serdar’ı kıskandırmak istercesine; “Kimmiş bu arkadaş, bay mı bayan mı?” derken bir de dekoltesini düzeltti. Aysel zaten tek başına iki kişilik ostrojen hormonu salgıladığından, gelecek kişinin erkek olmasını ben de istiyordum. Bundan dolayı da biraz gergindim ama belli etmemeye çalışarak, “Tuğba sadece biri daha geliyor dedi, adını söylemedi.” Serdar salonda kanepeye oturmuş, sol kolunu kanepenin sırtına dayayıp, bacak bacak üstüne atmış gazeteyi de önüne sermiş okurken, “Mesela adını söyleseydi Yaşar, deseydi, hemen onu erkek sanacaktınız” dedi. Aysel, bu gayet sıradan Serdar atağına, hemen bir kontratakla karşılık verir; “Ne var yani, bizim okulda Arzu Babayev diye bir hoca vardı, ama erkekti.” Tabi bu bilinçsizce çıkılan kontratak gol getirmez. Serdar içinden, “Sen de kadına benziyorsun ama bildiğin cadının tekisin” der gibi bakar. Ben zaten tüm bunları salondan mutfağa açılan pencereden dinlemekteyimdir. Salatanın sosunu dökerken, kapı bir daha çalınır. Gelenler Ahmet, Tuğba ve kuzeninin arkadaşıydı. Tuğba ve arkadaşı önden kelebek gibi girerken, Ahmet ağır vasıta olarak onları takip ediyordu. Tuğba babetlerini bir çırpıda savurduktan sonra, ellerindeki poşetlerle mutfağa daldı. Benden yumurtayı, sütü ve unu karıştıracak bir kap istedi ve eliyle koymuş gibi bulduğu teflon tavayla krep yapmaya başladı. Bu sırada Ahmet ve Tuğba’nın arkadaşı kapıdaydılar. Ahmet, kendi evindeymiş rahatlığını hiç aksatmadan salona geçerken, diğeri yalnız kalmamak için mutfağa yöneldi. Tuğba, sanki krep yemezse ölecekmiş gibi bir ruh hali içerisinde olduğundan, sırtı bize dönük olmasına rağmen, “Sevda, bu kuzenimin arkadaşı Tolga. Tolga, sana zaten kimin kim olduğunu anlatmıştım.” Yakışıklı erkeklerin o kendilerine özgü havaları vardı. Evet, beyaz tenli, siyah saçlı ve kahverengi gözlüydü. Yüz hatları belirgindi, uzun boylu ve atletikti. Ama esas kalbimin kapısını, “İçeriye götürülecek şeyleri verin isterseniz, yavaş yavaş masayı hazırlamaya başlayalım” diyerek tıklattı. Görüşülmeden geçen günlerin raporları verildikten sonra kahvaltıya geçebildik. Tabi ki herkesin o çok merak ettiği soruyu, ailemizin kendine güvenen ve önde olmayı seven üyesi Serdar sordu; “Eee Tolga sen ne iş yapıyorsun?” Tolga sonrasında gelecek soruların vereceği sıkıntıyı sezerek, dudaklarını yarım açarak ve birazda sanki ağzında bir şey geveleyerek ; “Doktorum” dedi. Bundan sonra Ahmet mide problemleri, Aysel sırt ağrılarından bahsetti durdu. Serdar bile en sonunda migreninden şikayetçi oldu. Tuğba krebine reçel sürerken bıyık altından pis pis gülüyordu ki, Tolga istemeye istemeye branşının jinekoloji olduğunu söyledi. Bunun üzerine Serdar ve Ahmet tüm vücutlarını saran bir prezervatifin içindeymişçesine gerginleştiler. Artık onlar dış dünyadan kopmuşlardı ve doğal olarak da hiçbir şey hissetmiyorlardı. Aysel ise genç bir kız edasına bürünüp kızarmaya başlamıştı. Tuğba ise reçel sürdüğü krebini rulo yapmış, elleriyle yemeğe başlamıştı. Aysel, bu utanca daha fazla dayanamayıp kendisini mutfağa attı. Arkasında kulis kurma çabasıyla Tuğba da mutfağa girince ben deplasmanda tek başıma kaldım. Durumu kurtarmak için de, “Jinekolojinin hangi dalında uzmansınız, onkoloji, menopoz veya kadın doğum?” diye sordum. Ahmet’le bir an göz göze gelince, kafasından “Am doktorluğunun da uzmanlığı mı oluyor” diye geçirdiğini hissettim. Ahmet de, kafasından geçen şeyi hissettiğimi anlamış olacak ki Tolga’ya dönerek; “Eee bundan sonra sana Vulva desek rahatsız olmazsın herhalde” diyiverdi. Tolga, rakibin sert çıkışlarına alışık bir oyuncu gibi soğukkanlılıkla arkasına yaslandı. Gözkapaklarını hafifçe kısıp, sol yanak gamzesini belirtecek kadar gülümseyerek; “Polikliniğe yeni geçtim. Henüz uzmanlık için düşünüyorum. Ama benim işim dışında bir şeyden konuşsak…” dedi. Serdar da Ahmet’le bir olup bir sürü laf oyunuyla çocuğu bezdirmeye uğraşacak gibi geldi bana. Önüne reçel uzatıp; “Bil bakalım bu reçeli yapan kadın, reglinin hangi günündeymiş?” veya “Sen kadınları anlayabiliyor musun ?” gibisinden 13 yaş ve altı esprilere başlamasından korktuğum için, “Tolga’nın zayıf pasına, nerede tarz müzik dinlersin, bir şeyler açalım sessiz oldu burası” diyerek daha da zayıf bir karşılık verdim. Aysel ve Tuğba da mutfaktan çıkıp salona geldikten sonra, Ahmet gür sesiyle; “Yeni arkadaşımız Vulva da tam şimdi bize müzik zevki hakkında bir konuşmaya başlayacaktı. Kendisi aslında TRT2’nin sanat kuşağında çalışacakmış ama büyük bir talihsizlik sonucu Tıp Fakültesini bitirmiş, “Touhtor” olmuş” dedi. Tuğba bu gidişata bir dur deme şansını deneyerek ; “Yeter artık Ahmet ya… Bir pazarımız var zaten” dedi. Böylece ilk ataklar savuşturuldu, Aysel Serdar’ın telefonunu karıştırmaya uğraşırken, Tuğba Ahmet’e önümüzdeki ay gideceği Macaristan seyahatini anlatırken, ben ve Tolga bilgisayarın başında Türkçe şarkıların sözlerini yarım yamalak bir şekilde İngilizceye çevirmeye çalışıyorduk. Sonra da akşama doğru Cosby ailesinin yayınlanabilme ihtimali geldi birden aklımıza. Gülüştük…