KOSMOS
Reha Erdem'in 6. uzun metrajlı filmi ve filmin baş kahramanının adı ; Kosmos.
Reha Erdem filmin yönetmeni , senaristi ve ses tasarımcısı. Bu kadar işi kendisinin yapmasının bir nedeni olarak ; filmin sahibinin yazarı, yönetmeni ve müzikçisi olduğunu öne süren bir yasanın yürürlüğe girmiş olması olduğunu düşünüyorum. Bu yasa Fransa hükümeti tarafından hazırlanmış. Yapımcı filmin haklarını satabilmek için yönetmen , senarist ve müzisyenden “muvaffakatname” almak zorunda. Aksi taktirde filmi satamıyor ve para kazanamıyor. Sinema en çabuk kar sağlayan işlerden biri. Normal şartlarda bir filmin yapım aşamasından vizyona girmesi ve gişe hasılatı elde etmesiyle birlikte yapımcı ortaya koyduğu parayı geri alabiliyor. Ancak yapımcının yönetmenden , senaristten ve müzisyenden “muvaffakatname” alması şartıyla.
Hikaye mi karakterden , karakter mi hikayeden çıkar? Bu biraz tavuk-yumurta ilişkisine benziyor.
Karların ortasında düşe kalka koşan bir adam , bir şehre gelir. Derede boğulmuş bir çocuğu kurtarır. Ermiş gibi konuşur. Aşk arar , çalışmaz. Kosmos'un havada kalan bir karakter olduğunu düşünüyorum. Ne yerde , ne gökte... Ne tam gerçek ne de tam gerçeküstü. Kosmos'u oynayan , Sermet Yeşil yapabileceği herşeyi yapmış. Oyuncudan kaynaklanan bir anlatım bozukluğu yok. Senaryo filme küçük gelmiş. Daha detaycı düşünülse Kosmos karakteri havada kalmazdı. Tabi yönetmen de karakterin havada kalmasını istemiş olabilir. Eğer öyleyse başarılı olmuş.
Bir de hikayede çok fazla olay var. Şehre sürgün gelmiş bir memur , miras kavgasındaki erkek kardeşler , hasta bir kadın , konuşmayan bir çocuk , nefes darlığı çeken bir adam... Kosmos hepsine iyilik yapmaya çalışıyor ancak sonunda iyilikten maraz doğuyor. Bu zor durumda olan insanların sadece , sıkıntıları ön planda ama bu kadar çok insana yardım etmesini göstermek yerine daha az olay ve karakter kullansa daha etkili olmaz mıydı diye düşünmeden edemiyorum.
Reha Erdem , Zeki Demirkubuz , Nuri Bilge Ceylan , Yeşim Ustaoğlu... Neyse ki bu liste uzayıp gidebiliyor. Kosmos , anlatım olarak da anlama olarak da kolay bir film değil. Neden-sonuç ilişkisi kurulmamış bir film de değil. Zaten Kosmos'un geldiği gibi gideceği anlaşılıyor. Filmin anlatım gücü yüksek. Sesini kapatsanız da olduğu gibi anlayabilirsiniz filmi. En zoru , basitleştirmektir zaten.
Ödül vaadeden , düşündüren , iyi bir seyirlik ; Kosmos.
Bu Blogda Ara
29 Nisan 2010 Perşembe
24 Nisan 2010 Cumartesi
AVM'lerin ve Tüketim Çağının Gidişatı Üzerine Bir Denemecik
Sanırım geçen seneydi ; Gündüz Vassaf bir yazısında Amerikalıların alışverişle zaman kaybetmemek için sanal marketlere yöneldiğini ve bu şekilde kazandıkları zamanda kendi kişisel gelişimlerine yönelik faaliyetlerle meşgul oldukları üzerine bir yazı yazmıştı. Tabi Amerika gibi kapitalizmin merkezi sayılabilecek bir yerde ekonomi de buna göre kendini geliştirebiliyordur. Daha çok AVM yerine , spor veya kültür-sanat merkezi açılıp işletiliyordur.
Avrupa ve Amerika'nın yani dünyanın ekonomik olarak en zengin bölgelerinin artık yavaş yavaş vazgeçtiği bir sistem olan AVM'ler özellikle büyük şehirlerimizde , mantarın yerden bitmesi misali peşi sıra açılıyor. Tabi ki bu krizde bir çok insana iş ve aş kapısı oluyor. Peki oralarda çalışanlar insani şartlarda mı çalışıyorlar? Kaç tane AVM'ye gün ışığı giriyor? Bu bilinçli bir mimari yapı özelliğidir. İnsanlar gün ışığını algılamazlarsa , zaman kavramını unuturlar ve bol bol alışveriş yaparlar. Bunun dışında "Müşteri beklemez" , "Müşteri her zaman haklıdır" gibi sloganlarla oralarda çalışanlar ne doğru düzgün yemek molalarını kullanabiliyorlar ne de haftada 1 gün kullandıkları izinlerle insanca yaşayabilmek için kendilerine vakit ayırabiliyorlar.
Tamam ekonomik krizden çıkmak için çok çalışmak gerekiyor da ; daha sonra sürekli eleştireceğimiz ama bugünümüz kurtaran çözümlere sarılmak ne kadar doğru? Takipçi olmak yerine yenilikçi öncü olmak gerek. Bu şekilde kendi modelimizi oluştururuz. Nasıl bir insan kendi sorunlarını ancak kendi çözebilirse bir ekonomi de kendi sorunlarını sadece kendi dinamik ve imkanlarıyla çözebilir. Sıradan bir üniversitenin işletme bölümünden yılda en az 400 kişi mezun olurken neden girişimcilik bu kadar az? Bu işletme mezunları bankalarda gişe memuru olmak için mi lisans eğitimi alıyor?
Avrupa ve Amerika'nın yani dünyanın ekonomik olarak en zengin bölgelerinin artık yavaş yavaş vazgeçtiği bir sistem olan AVM'ler özellikle büyük şehirlerimizde , mantarın yerden bitmesi misali peşi sıra açılıyor. Tabi ki bu krizde bir çok insana iş ve aş kapısı oluyor. Peki oralarda çalışanlar insani şartlarda mı çalışıyorlar? Kaç tane AVM'ye gün ışığı giriyor? Bu bilinçli bir mimari yapı özelliğidir. İnsanlar gün ışığını algılamazlarsa , zaman kavramını unuturlar ve bol bol alışveriş yaparlar. Bunun dışında "Müşteri beklemez" , "Müşteri her zaman haklıdır" gibi sloganlarla oralarda çalışanlar ne doğru düzgün yemek molalarını kullanabiliyorlar ne de haftada 1 gün kullandıkları izinlerle insanca yaşayabilmek için kendilerine vakit ayırabiliyorlar.
Tamam ekonomik krizden çıkmak için çok çalışmak gerekiyor da ; daha sonra sürekli eleştireceğimiz ama bugünümüz kurtaran çözümlere sarılmak ne kadar doğru? Takipçi olmak yerine yenilikçi öncü olmak gerek. Bu şekilde kendi modelimizi oluştururuz. Nasıl bir insan kendi sorunlarını ancak kendi çözebilirse bir ekonomi de kendi sorunlarını sadece kendi dinamik ve imkanlarıyla çözebilir. Sıradan bir üniversitenin işletme bölümünden yılda en az 400 kişi mezun olurken neden girişimcilik bu kadar az? Bu işletme mezunları bankalarda gişe memuru olmak için mi lisans eğitimi alıyor?
23 Nisan 2010 Cuma
Hayat Zaten Zor
Enerjimiz biter mi? Biter. Zaten tatil için çalışıyoruz. Çok acı bir şey. Böyle düşünmek bile insanı yaptığı işten soğutuyor.
Enerjiyi esas tüketen uzun ve meşekkatli çalışma temposu mu yoksa sürekli aynı monoton ve rutin iş mi? Beden ve ruh ne kadar birlikteyse sanki o kadar ayırmaya çalışıyoruz onları. Bedenin istekleri mi yoksa içimizdeki şeytanın isteklerimi bizi günaha sürükleyen? Bunun cinsellikle alakası da yok. Tembellik de günah. Beden mi oturmak istiyor veya oturmaya alışmış olan ruh mu bunu kabulleniyor ve buna karşı çıkmıyor. Çalışmak istememeye bir karşı çıkış. İnsan kaç gün boş oturabilir , tv izleyebilir , arkadaşlarıyla takılabilir... Çalışma rutini de böyle. Hergün işe git gel... Nereye kadar? Bu rutin nereye kadar kovalar bizi?
Ruhun güzelliklere açık olması tüm bu bunalımlardan uzaklaşmamızı sağlayacak bir yol olamaz mı?
Enerjiyi esas tüketen uzun ve meşekkatli çalışma temposu mu yoksa sürekli aynı monoton ve rutin iş mi? Beden ve ruh ne kadar birlikteyse sanki o kadar ayırmaya çalışıyoruz onları. Bedenin istekleri mi yoksa içimizdeki şeytanın isteklerimi bizi günaha sürükleyen? Bunun cinsellikle alakası da yok. Tembellik de günah. Beden mi oturmak istiyor veya oturmaya alışmış olan ruh mu bunu kabulleniyor ve buna karşı çıkmıyor. Çalışmak istememeye bir karşı çıkış. İnsan kaç gün boş oturabilir , tv izleyebilir , arkadaşlarıyla takılabilir... Çalışma rutini de böyle. Hergün işe git gel... Nereye kadar? Bu rutin nereye kadar kovalar bizi?
Ruhun güzelliklere açık olması tüm bu bunalımlardan uzaklaşmamızı sağlayacak bir yol olamaz mı?
16 Nisan 2010 Cuma
DÜNYA'NIN SORUNLARI
Uyku yok uyanıklık yok ; 365 gün bu güneşin çevresinde dön dur. Milyarlarca yıldır aynı yörünge , aynı ay , aynı Mars ve Venüs kavgası... Çok sıkıldım. Ben kimim? Niye bu galaksideyim ve niye bu güneşin etrafında dönüyorum? Sadece birkaç sefer ay aramıza giriyor da rahat ediyorum. Bu ampul kılıklı yıldızdan bıktım. Kendini herkesin annesi sanıyor. Aklı kıt insanoğlu da buna tapıyor ya ; iyice kıçı kalkıyor o zaman. Neyse insanoğlu akıllandı birazcık ; yoksa gerinin de gerisine mi gitti? Şimdilerde de para diye bir şeye tapıyor. Gerçi birkaç bin yıl oldu ona tapmaya başlayalı. Benim gibi 4 milyar 600 milyon yaşında olan bir gezegen için bin yılların önemi olmuyor. Bir de şu ampulün etrafında dönmek olmasaydı daha iyi olacaktı.
Merkür'ün yerinde olsam daha da kötüydü. Belki de daha iyidir. O insanla uğraşmıyor bir kere. Onun toprağını kazan , üstüne bina diken yok. Bir de laf çıkarmışlar ; “ Dünya düzeni” diye. Benim ne düzenim olsun. Bir evim mi var ? Şu ampulün çevresinde dönüp durmaktan başka bir uğraşım mı var? Kendileri zilyon tane şey uydurular ; yok bahçe düzenlemesi , yok uzak doğu yemekleri , yok küresel ısınma. O ısınmayı sen Merkür'e sor. Çocuk yandı bitti kül oldu. Acaba bir tane güneş kremi yollarlar mı? Akıllarına gelmez. Onu da kendileri yapıyor ki. Araba diye bi şey icat ettiler. Ondan önce tekerlek ve ateşi buldular; onları bulmasalar arabayı da yapamazlardı. Herşeyi kendileri yapıyor , sişler sarpa sarınca da suçu bana atıyorlar. Ben kime yükleneyim peki? Kendileri bir rakı sofrası kurup demlenmeyi bilirler. Ben boşlukta dönüyorum , oturacak yerim yok. Karadelikleri buldu bu salaklar. Oysa biz milyonlarca yıldır uğraşıyoruz onlarla. Kaç tane arkadaşımı yuttu o kara delikler. Gene bizim sistemdekiler gibisi yoktur. Mars'la Venüs arasında kalmasaydım daha iyidi gerçi. İnsanların dediği şekilde söylersem ; kedi ile köpek gibi. Ama aynı yörüngedeler ya ; aynı yolun yolcusu ya bu ikisi... Arada da Dünya var. Dünya her boku çözer. Her kavgayı tatlıya bağlar. Dert babası olmuş Dünya. Benim sevgilim 3,5 katrilyon ışık yılı uzakta. Kendisini sadece bir kere gördüm , o da büyük patlama sırasındaydı. İnsanoğlu onu görse sevgilisine ay parçası demeyi hakaretten sayardı. Sitrionus 63 Xyy. Ben kısaca Sitroş diyorum. Hemen hemen aynı yaştayız. O Samanyolu'nda değil ; Gatrix galaksisinde ; Pakfisis sisteminde gezegen. 3 tane uydusu var. Onun uyduları benim sönmüş tavşan gibi değil ama. Bir tanesi yeşil renkte mesela. Üzerinde mavi mavi kediye benzer hayvanlar yaşıyormuş. Sitroş onları çok sever. Hem Sitroş'ta yaşayanlar insan gibi manyak değil. Biraz da bu insanoğluna güvenmediğim için yanına gitmeye çekiniyorum. Galaksiler arası savaş başlar ; vallahi bak. Sitroş'ta yaşayanlar Kulasuma ırkı. Bu insan evladının avatarı gibi bir şey. Ama avatarın teknoloji ve bilim olarak gelişmişi. Onlarla arada selam yollar Sitroş bana. Pramidleri insan denen mahlukat onlar sayesinde yaptı. Bin türlü yalan dolanı unutmaz bu insanoğlu ama o Kulasuma'lıların yaptıklarını unuttu. Sitroş'un Kulasuma'lıları ilerlemeden önce meteorlarla haberleşiyorduk. Ben zorda kalınca hala onlarla haber yolluyorum. Onlar da yörüngeden çıkmazlarsa haberi ulaştırıyorlar tabi. Karadeliklere düşmezlerse bir de... Karadelik dediğin uzay korsanı gibi bir şey. Yaklaşıyor yaklaşıyor , seni yutmaya çalışacak güçte bir çekim gücüyle seni içine çekmeye çalışıyor. Eistein uğraştı bunlarla , bir de Stephen... Kulasuma'lılara söyledim bunu. Alın bunları, Sitoş'a götürün eğitin, adam edin , diğerlerine örnek olsunlar , kendi ırklarını düzeltsinler. Ama kabul etmediler. İnsanoğlu “ben” sorununu çözmeden onlarla işbirliği yapamayız dediler. Aslında Kulasumlılar da analarının karnından bu şekilde doğmadılar. Onlar da birbirini çok yedi. Çok kanlı günler yaşadılar. Sitoş çok üzüldü o zamanlar. Öyle bir gün iki gün değil ; 5000 yıl konuşmadı benimle. Neymiş ; ben onun sorunlarını anlayamıyor muşum? Bak sen... Aptal mıyım dedim ona ; anlamayacak ne varmış. “Senin dinozorların gibi bağırıp çağırmıyor bunlar , birbirlerini katlediyorlar. Bense onların savaşmasını istemiyorum” demişti. Ben de karşılık olarak “ Sen ne anlarsın kavgadan , sanki dinozorlar çok farklı , asıl şiddet , vahşet burada oluyor.” demiştim. Tabi bunları kuyruklu yıldız yağmuru vardı da o sayede çabuk iletmiştik. Neyse işte Kulasumalılar ve dinozorlar yüzünden ettiğiniz kavga sayesinde kadınlarla tartışılmaması gerektiğini anladım. Zaten o orada ben burada. Kavga etsek ne olur? Ama gezegenler insanlardan daha akıllı. Bir kere dişi bir gezegene nişan yüzüğü almak zorunda değilsiniz. Zaten almaya kalksanız neresine takacak? Belki parlak ufak bir yıldız uydu hediye edebilirsiniz. Ama onunda zamanını kollamak gerek. İnsanların hayatı gezegenlerinkinden çok daha kolay. Bir kere yaşamları çok uzun değil. Ama buna rağmen zamanlarının kıymetini bilmiyorlar ve hiçbir şeye tahammülleri yok. Zamanla kavga etmemeleri gerektiğini anlayamıyorlar. Şimdi misal ben 4,5 milyar yıldır bu sistemdeyim , şimdi şimdi sıkıldım da emeklilik istiyorum. Evrenin kuytu bir köşesinde , insansız bir yaşam , Sitoş'la birlikte sessiz bir köşe. Birlikte aynı yörüngede döneriz onunla. Ama önce bunun için insanlardan kurtulmam lazım. İnsanla uğraşmak kadar zor bir şey yok. Nükleer silahlarıyla , sera gazlarıyla , kestikleri amazonlarıyla kendilerini yok ediyorlar. Kendilerini düşünmedikleri gibi beni de düşünmüyorlar. Dinozorlar daha iyidi. Onların zararı kendilerineydi. Bana yaptıkları bir şey yoktu.
Merkür'ün yerinde olsam daha da kötüydü. Belki de daha iyidir. O insanla uğraşmıyor bir kere. Onun toprağını kazan , üstüne bina diken yok. Bir de laf çıkarmışlar ; “ Dünya düzeni” diye. Benim ne düzenim olsun. Bir evim mi var ? Şu ampulün çevresinde dönüp durmaktan başka bir uğraşım mı var? Kendileri zilyon tane şey uydurular ; yok bahçe düzenlemesi , yok uzak doğu yemekleri , yok küresel ısınma. O ısınmayı sen Merkür'e sor. Çocuk yandı bitti kül oldu. Acaba bir tane güneş kremi yollarlar mı? Akıllarına gelmez. Onu da kendileri yapıyor ki. Araba diye bi şey icat ettiler. Ondan önce tekerlek ve ateşi buldular; onları bulmasalar arabayı da yapamazlardı. Herşeyi kendileri yapıyor , sişler sarpa sarınca da suçu bana atıyorlar. Ben kime yükleneyim peki? Kendileri bir rakı sofrası kurup demlenmeyi bilirler. Ben boşlukta dönüyorum , oturacak yerim yok. Karadelikleri buldu bu salaklar. Oysa biz milyonlarca yıldır uğraşıyoruz onlarla. Kaç tane arkadaşımı yuttu o kara delikler. Gene bizim sistemdekiler gibisi yoktur. Mars'la Venüs arasında kalmasaydım daha iyidi gerçi. İnsanların dediği şekilde söylersem ; kedi ile köpek gibi. Ama aynı yörüngedeler ya ; aynı yolun yolcusu ya bu ikisi... Arada da Dünya var. Dünya her boku çözer. Her kavgayı tatlıya bağlar. Dert babası olmuş Dünya. Benim sevgilim 3,5 katrilyon ışık yılı uzakta. Kendisini sadece bir kere gördüm , o da büyük patlama sırasındaydı. İnsanoğlu onu görse sevgilisine ay parçası demeyi hakaretten sayardı. Sitrionus 63 Xyy. Ben kısaca Sitroş diyorum. Hemen hemen aynı yaştayız. O Samanyolu'nda değil ; Gatrix galaksisinde ; Pakfisis sisteminde gezegen. 3 tane uydusu var. Onun uyduları benim sönmüş tavşan gibi değil ama. Bir tanesi yeşil renkte mesela. Üzerinde mavi mavi kediye benzer hayvanlar yaşıyormuş. Sitroş onları çok sever. Hem Sitroş'ta yaşayanlar insan gibi manyak değil. Biraz da bu insanoğluna güvenmediğim için yanına gitmeye çekiniyorum. Galaksiler arası savaş başlar ; vallahi bak. Sitroş'ta yaşayanlar Kulasuma ırkı. Bu insan evladının avatarı gibi bir şey. Ama avatarın teknoloji ve bilim olarak gelişmişi. Onlarla arada selam yollar Sitroş bana. Pramidleri insan denen mahlukat onlar sayesinde yaptı. Bin türlü yalan dolanı unutmaz bu insanoğlu ama o Kulasuma'lıların yaptıklarını unuttu. Sitroş'un Kulasuma'lıları ilerlemeden önce meteorlarla haberleşiyorduk. Ben zorda kalınca hala onlarla haber yolluyorum. Onlar da yörüngeden çıkmazlarsa haberi ulaştırıyorlar tabi. Karadeliklere düşmezlerse bir de... Karadelik dediğin uzay korsanı gibi bir şey. Yaklaşıyor yaklaşıyor , seni yutmaya çalışacak güçte bir çekim gücüyle seni içine çekmeye çalışıyor. Eistein uğraştı bunlarla , bir de Stephen... Kulasuma'lılara söyledim bunu. Alın bunları, Sitoş'a götürün eğitin, adam edin , diğerlerine örnek olsunlar , kendi ırklarını düzeltsinler. Ama kabul etmediler. İnsanoğlu “ben” sorununu çözmeden onlarla işbirliği yapamayız dediler. Aslında Kulasumlılar da analarının karnından bu şekilde doğmadılar. Onlar da birbirini çok yedi. Çok kanlı günler yaşadılar. Sitoş çok üzüldü o zamanlar. Öyle bir gün iki gün değil ; 5000 yıl konuşmadı benimle. Neymiş ; ben onun sorunlarını anlayamıyor muşum? Bak sen... Aptal mıyım dedim ona ; anlamayacak ne varmış. “Senin dinozorların gibi bağırıp çağırmıyor bunlar , birbirlerini katlediyorlar. Bense onların savaşmasını istemiyorum” demişti. Ben de karşılık olarak “ Sen ne anlarsın kavgadan , sanki dinozorlar çok farklı , asıl şiddet , vahşet burada oluyor.” demiştim. Tabi bunları kuyruklu yıldız yağmuru vardı da o sayede çabuk iletmiştik. Neyse işte Kulasumalılar ve dinozorlar yüzünden ettiğiniz kavga sayesinde kadınlarla tartışılmaması gerektiğini anladım. Zaten o orada ben burada. Kavga etsek ne olur? Ama gezegenler insanlardan daha akıllı. Bir kere dişi bir gezegene nişan yüzüğü almak zorunda değilsiniz. Zaten almaya kalksanız neresine takacak? Belki parlak ufak bir yıldız uydu hediye edebilirsiniz. Ama onunda zamanını kollamak gerek. İnsanların hayatı gezegenlerinkinden çok daha kolay. Bir kere yaşamları çok uzun değil. Ama buna rağmen zamanlarının kıymetini bilmiyorlar ve hiçbir şeye tahammülleri yok. Zamanla kavga etmemeleri gerektiğini anlayamıyorlar. Şimdi misal ben 4,5 milyar yıldır bu sistemdeyim , şimdi şimdi sıkıldım da emeklilik istiyorum. Evrenin kuytu bir köşesinde , insansız bir yaşam , Sitoş'la birlikte sessiz bir köşe. Birlikte aynı yörüngede döneriz onunla. Ama önce bunun için insanlardan kurtulmam lazım. İnsanla uğraşmak kadar zor bir şey yok. Nükleer silahlarıyla , sera gazlarıyla , kestikleri amazonlarıyla kendilerini yok ediyorlar. Kendilerini düşünmedikleri gibi beni de düşünmüyorlar. Dinozorlar daha iyidi. Onların zararı kendilerineydi. Bana yaptıkları bir şey yoktu.
Yetişkinler Neden Çocuk Filmleri İzler?
Çocuklarını veya kardeşlerini sinemaya götürünce mecburen bu filmleri de izlerler. Ama bunun yanı sıra çocuk filmlerini seven yetişkinler de var.
Bu basit bir çocukluk özlemi olduğu gibi , çocukluğunda bu tip filmlerin olmayışının da etkisi büyük. Hook filmini düşününce , sadece Peter Pan hikâyesi değil. Büyümüş ve çocukluğu unutmuş bir Peter Pan. Aynı yetişkinler gibi. Kendi çocukluğunu unuttuğu için çocukları da anlayamayan bir karakter. Çocukların gururunu okşayan , yücelten bir karakter oluyor Peter Pan.
Daha bir çok çocuk filminde yetişkinler kötü , düşman karakter olarak gösteriliyor. Bu sayede içindeki çocuğu öldürmemiş yetişkinler de kendilerine acı veren , zülm eden kötü yetişkinlerden öçlerini almış olluyorlar.
Bunun dışında kendi hayatlarını anlatan hikâyeleri izlemek de bir yerden sonra sıkıcı olabiliyor. Bir romantik komedi bile olsa , kız kaçar-erkek kovalar veya erkek kaçar- kız kovaları izlemek seyirciyi tatmin etmeyebilir. Sonuçta kendi hayatında da böyle oyunlara takılan biri , bunu sinemada da izlemek istemeyebilir veya izleyince bu ona yeterli gelmeyebilir.
Sinema bir sanat mı değil mi tartışmasına hiç gerek yok. Sanat olan kısmı da var. Çok objektif hatta insanı ileriye götüren anlatımlar var ama bu biraz sağlıklı diye sürekli brokoli yemeğe benziyor. Oysa insan damak tadı için , sevdiği için kokoreçten tutun şeker bombası wafflelara kadar bir sürü şey yiyebiliyor. İşte tam da bu yüzden iki boyutlu çizgi filmlerden , 3D animasyonlara kadar bir çok çocuk filmi yetişkinler tarafından sevilerek izleniyor.
Bu basit bir çocukluk özlemi olduğu gibi , çocukluğunda bu tip filmlerin olmayışının da etkisi büyük. Hook filmini düşününce , sadece Peter Pan hikâyesi değil. Büyümüş ve çocukluğu unutmuş bir Peter Pan. Aynı yetişkinler gibi. Kendi çocukluğunu unuttuğu için çocukları da anlayamayan bir karakter. Çocukların gururunu okşayan , yücelten bir karakter oluyor Peter Pan.
Daha bir çok çocuk filminde yetişkinler kötü , düşman karakter olarak gösteriliyor. Bu sayede içindeki çocuğu öldürmemiş yetişkinler de kendilerine acı veren , zülm eden kötü yetişkinlerden öçlerini almış olluyorlar.
Bunun dışında kendi hayatlarını anlatan hikâyeleri izlemek de bir yerden sonra sıkıcı olabiliyor. Bir romantik komedi bile olsa , kız kaçar-erkek kovalar veya erkek kaçar- kız kovaları izlemek seyirciyi tatmin etmeyebilir. Sonuçta kendi hayatında da böyle oyunlara takılan biri , bunu sinemada da izlemek istemeyebilir veya izleyince bu ona yeterli gelmeyebilir.
Sinema bir sanat mı değil mi tartışmasına hiç gerek yok. Sanat olan kısmı da var. Çok objektif hatta insanı ileriye götüren anlatımlar var ama bu biraz sağlıklı diye sürekli brokoli yemeğe benziyor. Oysa insan damak tadı için , sevdiği için kokoreçten tutun şeker bombası wafflelara kadar bir sürü şey yiyebiliyor. İşte tam da bu yüzden iki boyutlu çizgi filmlerden , 3D animasyonlara kadar bir çok çocuk filmi yetişkinler tarafından sevilerek izleniyor.
13 Nisan 2010 Salı
Sessiz Yalnızlıklar Üzerine
Herşeyden kaçmak bir yana insan kendinden kaçma isteği duyuyor bazen. Kimseyi görmek istemeyişimizin nedeni de bu oluyor. Onlar bize görmek istemediklerimizi hatırlatmasınlar diye.
Bir yere gidelim , kimse bizi tanımasın , korkmayalım o yerden ve oradaki insanlardan. Yepyeni , hiç yargılanmamış , kalıplara sokulmamış , eleştirilmemiş , yepyeni , taptaze ilişkiler kuralım. Kimse çöpü dökmediğimiz için size kızmasın veya sorumluluklarınızı bilmediğiniz için suçlamasın.
Martı kitabının yazarının ,yani Richard Bach'ın, Hipnozcu adında bir kitabı var. Başlayıp bitiremediğim bir kitaptır ama orada asıl anlatmak istediği tüm sınırların ve duvarların kafamızda olduğudur. Kısa ve öz bir anlatımı olan okunası bir kitaptır. Zaten Martı'dan sonra daha fazlası da beklenemez.
Her insanın istediği tek bir şey var ; "özgürlük". Hangi duvarların içinde bulabiliriz peki özgürlüğü? Özgürlük sınırları çizilmiş bir tarla mıdır? Vicdan muhasebesi yapmak ayrı bir konu. Ondan bahsetmiyorum.
Daha özgür hissetmek için gitmek... Peki nereye?
Bir yere gidelim , kimse bizi tanımasın , korkmayalım o yerden ve oradaki insanlardan. Yepyeni , hiç yargılanmamış , kalıplara sokulmamış , eleştirilmemiş , yepyeni , taptaze ilişkiler kuralım. Kimse çöpü dökmediğimiz için size kızmasın veya sorumluluklarınızı bilmediğiniz için suçlamasın.
Martı kitabının yazarının ,yani Richard Bach'ın, Hipnozcu adında bir kitabı var. Başlayıp bitiremediğim bir kitaptır ama orada asıl anlatmak istediği tüm sınırların ve duvarların kafamızda olduğudur. Kısa ve öz bir anlatımı olan okunası bir kitaptır. Zaten Martı'dan sonra daha fazlası da beklenemez.
Her insanın istediği tek bir şey var ; "özgürlük". Hangi duvarların içinde bulabiliriz peki özgürlüğü? Özgürlük sınırları çizilmiş bir tarla mıdır? Vicdan muhasebesi yapmak ayrı bir konu. Ondan bahsetmiyorum.
Daha özgür hissetmek için gitmek... Peki nereye?
11 Nisan 2010 Pazar
İnsan Olduğunu Anlamak
İnsan olarak günlük yaşam dışında bir gerçekliğimiz var. Yoksa bile en kısa zamanda olmalı. İnsan olarak bin yıllar boyu güneşte yandık , soğukta üşüdük. Modern zamanlar geldi ve bizi doğanın acımasız koşullarından korumaya başladı. Peki biz "insan" olarak buna hazır mıydık? Sadece bir kaç yüzyıldır bu koşulları izole edebiliyoruz. O da sadece bir kısmımız. Bir sürü insan sahada , soğuk havada veya su içinde çalışmakta. İnsani çalışma ve yaşama ne olabilir? Bunun dışında insanın çevresindeki doğayı değiştirmesi , ruhuna nasıl etki yapıyor?
Kızdığımız, gücendiğimiz , kendiğimizi değersiz hissettiğimiz anlarda başımızı yaslayacak bir ağaç bulamıyoruz. Hatta böyle durumlarda bir ağaca başımızı yaslamayı bile düşünmüyoruz. Bir derenin kenarında oturmayı veya denizin berrak suyuna bakmayı. İnsan , parçası olduğu doğaya bu kadar uzaklaşır mı? Niçin alışveriş yapıp da bir şeylere sahip olunca tatmin olmuş hissediyoruz? Aldığımız şeyler zamanla biz ve yanlızlığımız arasına bir perde çekmiyor mu? Bir şeylere sahip olma veya bir yerlere ait olma hissine niye bu kadar muhtacız? Aslında hiç bir şeye sahip olamayacağımızı veya hiçbir yere ait olamayacağımızı biliyoruz. En pahalı arabaları olanlar veya en lüks yerlerde yaşayanların yaşadıkları yalnızlığın sebebi bu olamaz mı?
Kendimizi kandırırken ne kadar da kolaya kaçma meraklısıyız! Söylenmiş tüm büyük sözleri kendimize yontarken ne kadar da yalancıyız! Utanmazız. Kürkçü dükkânının müptelâsı ; tilkiyiz.
Sonuç yok bu yazıda. Ölüme kadar bir son yok.
Kızdığımız, gücendiğimiz , kendiğimizi değersiz hissettiğimiz anlarda başımızı yaslayacak bir ağaç bulamıyoruz. Hatta böyle durumlarda bir ağaca başımızı yaslamayı bile düşünmüyoruz. Bir derenin kenarında oturmayı veya denizin berrak suyuna bakmayı. İnsan , parçası olduğu doğaya bu kadar uzaklaşır mı? Niçin alışveriş yapıp da bir şeylere sahip olunca tatmin olmuş hissediyoruz? Aldığımız şeyler zamanla biz ve yanlızlığımız arasına bir perde çekmiyor mu? Bir şeylere sahip olma veya bir yerlere ait olma hissine niye bu kadar muhtacız? Aslında hiç bir şeye sahip olamayacağımızı veya hiçbir yere ait olamayacağımızı biliyoruz. En pahalı arabaları olanlar veya en lüks yerlerde yaşayanların yaşadıkları yalnızlığın sebebi bu olamaz mı?
Kendimizi kandırırken ne kadar da kolaya kaçma meraklısıyız! Söylenmiş tüm büyük sözleri kendimize yontarken ne kadar da yalancıyız! Utanmazız. Kürkçü dükkânının müptelâsı ; tilkiyiz.
Sonuç yok bu yazıda. Ölüme kadar bir son yok.
10 Nisan 2010 Cumartesi
Tüm erkekler aynı
Dün akşam Ntv'de yayınlanan "10 Kadın" programında , Tolga Savacı konuktu. İşten gelmiş ve yorgun olmama rağmen , kadınsı bir hisle de olsa izledim programı. Tolga Savacı , 10 Kadın'ın karşısında , evliliğinden , çocuğundan ve yeni ilişkisinden bahsederken , bir üst konuşma olarak da "bir erkeğin bir kadından ne beklediğini" anlatıyordu. 10 Kadın'da "bir kadının bir erkekten neler beklediğini" sorguluyorlardı.
Orada konuşan insanlar sadece Türkiye'de değil , Dünya'da bile orta eğitim ve ekonomik sınıfın üstündeler. Ama şikayet ettikleri şey ; "Kadınlar erkeklere , sık sık "seni seviyorum" derken neden erkekler bunu söylemiyor ve neden 'beni seviyor musun?' diye sormuyor" Tolga Savacı , tipik bir erkek hissiyatıyla , bir erkek sevdiği için bir kadının yanındadır dedi. Evet , erkekler bir kapalı kutu zaten. Sanki kadınların görevi ;onlar sormadan , söylemeden , kirpiklerinin ucundan , saçlarının kıvrımından onların ne halde olduklarını anlamak. Evet iki erkek bile bir araya geldiklerinde gerek konuşma süreleri , gerek kelime sayıları , kadınlara oranla daha düşüktür. İki erkek ne konuşabilir ki... Arabalar , kadınlar , futbol , seks ve iş... Kadınlar , erkeklere göre sosyal açıdan daha gelişmiş olduklarından iletişim becerileri daha yüksek. Bunun tersi yok mu? Elbette ki var. Ama eğitim seviyesi , sosyal statüsü , ekonomik durumu ne olursa olsun hemen her kadının erkeklerden şikayeti büyük oranda benzer değil mi? Kadınlar daha fedakâr ve düşünceli oldukları için erkeklerden daha duyarlılar. Farkındayım çok fazla genelleme yapıyorum. Ama sonuçta Dünya'nın herhangi bir yerinde ve herhangi bir zamanda yaşanmış bir kadın-erkek ilişkisini düşündüğümüzde dialoglar hep benzer olmuyor mu?
Kadın : En sevdiğin yemekleri yaptım , haydi sofraya gelsene
Erkek: Aç değilim
Kadın:Canın bir şeye mi sıkıldı?
Erkek:Yok bir şey
Kadın:İş yerinde mi canını sıktılar? Oğuz Bey gene bir şey mi dedi projen için?
Erkek: O da var. Neyse ya ben biraz dışarı çıkıcam.
Kadın:Nereye? (Sesi kızgındır)
Erkek:Kafamı dağıtmam lâzım.
Kadın:Evet ben dağıttırmadan önce ,sen git biraz dağıt kafanı. Bana kalırsan acile gitmen gerekecek!
Hem kadınlar için hem erkekler için aynı şey sözkonusu değil mi? "Ne onlarla oluyor ne de onlarsız" En yıpratıcı ilişkilerden bile sonra , artık gerilla olup sadece vur kaç yapacağım dedikten sonra bile , "o gözlere" veya "o gülüşe" vurulmuyor muyuz? Aşka inanmıyorum demekse , tamamen yalan. Bir kadın sevgilisi , kocası veya adını koyamadığı aşığı , yaptığı etli fasülyeyi beğenmedi diye aşka inancını yitirir mi? Tam tersini düşünelim. Bir erkek , sevgilisi veya karısı maç izlerken televizyonun önünden geçti diye ilişkisini bitirir mi? Bunlar sadece buzdağının görünen yüzleri. Bunların altında birazcık "Bak ben buradayım , huhu , bak güzel bir parfüm aldım , saçlarımı kestirdim , sana kendimi beğendirmek için"ler yatmıyor mu? Tüm bu kaçmalar-kovalamalar , çatışmalar kim kimden daha değerli , kim kime daha muhtaç savaşı değil mi? Oysa hikâye çok basit. Kızla , oğlan birbirlerine aşık olur ve olaylar gelişir. Ama bir elmanın iki yarısı olmak göründüğü kadar kolay değil.
Mesela "Love Story" filmini düşünüyorum bu aralar. Aslında filmde anlatılan olağanüstü bir durum yok. Biri zengin , biri fakir iki genç aşık olurlar. Kız güzel olmanın ötesinde çok da zekidir ve oğlan hayatın ona sağladığı tüm imkânların yanı sıra kızın sevgisine muhtaçtır adeta. Kız da oğlanı çok seviyordur ve değer veriyordur. Ama bu iki sevgilinin aşkını anlatan olayları bir düşünelim. Oğlan buz hokeyi takımındadır ve kız onun maçını izlemeye gider. 150 yıl öncede oğlanlar maç yapar , kızlar da onların maçlarını izlerdi eminim. 150 yıl sonra da böyle olacak. Oğlan ailesinin desteği olmaksızın , kızla bir hayat kurmaya çalışırken çam ağacı bile satar. Para kazanmak için insanlar asla yapmayacağım dedikleri o kadar çok şeyi yapıyorlar ki... Erkekler gene sevdikleri kadın için daha çok çalışacaklar.
Çok ahkâm kestiğimin farkındayım. Konunun 10 Kadın'la Tolga Savacı'dan nasıl Aşk Hikâyesi'ne geldiğini ben bile anlayamadım.
Bir bayansanız ve sevgiliniz size yeteri kadar ilgi göstermiyorsa , üzülmeyin. Çünkü yalnız değilsiniz. Onun ilgisini nasıl çekebileceğinizi ve bunu nasıl daimi kılabileceğinizi düşünün ve doğru cevabı bulunca lütfen bize de haber verin.
Orada konuşan insanlar sadece Türkiye'de değil , Dünya'da bile orta eğitim ve ekonomik sınıfın üstündeler. Ama şikayet ettikleri şey ; "Kadınlar erkeklere , sık sık "seni seviyorum" derken neden erkekler bunu söylemiyor ve neden 'beni seviyor musun?' diye sormuyor" Tolga Savacı , tipik bir erkek hissiyatıyla , bir erkek sevdiği için bir kadının yanındadır dedi. Evet , erkekler bir kapalı kutu zaten. Sanki kadınların görevi ;onlar sormadan , söylemeden , kirpiklerinin ucundan , saçlarının kıvrımından onların ne halde olduklarını anlamak. Evet iki erkek bile bir araya geldiklerinde gerek konuşma süreleri , gerek kelime sayıları , kadınlara oranla daha düşüktür. İki erkek ne konuşabilir ki... Arabalar , kadınlar , futbol , seks ve iş... Kadınlar , erkeklere göre sosyal açıdan daha gelişmiş olduklarından iletişim becerileri daha yüksek. Bunun tersi yok mu? Elbette ki var. Ama eğitim seviyesi , sosyal statüsü , ekonomik durumu ne olursa olsun hemen her kadının erkeklerden şikayeti büyük oranda benzer değil mi? Kadınlar daha fedakâr ve düşünceli oldukları için erkeklerden daha duyarlılar. Farkındayım çok fazla genelleme yapıyorum. Ama sonuçta Dünya'nın herhangi bir yerinde ve herhangi bir zamanda yaşanmış bir kadın-erkek ilişkisini düşündüğümüzde dialoglar hep benzer olmuyor mu?
Kadın : En sevdiğin yemekleri yaptım , haydi sofraya gelsene
Erkek: Aç değilim
Kadın:Canın bir şeye mi sıkıldı?
Erkek:Yok bir şey
Kadın:İş yerinde mi canını sıktılar? Oğuz Bey gene bir şey mi dedi projen için?
Erkek: O da var. Neyse ya ben biraz dışarı çıkıcam.
Kadın:Nereye? (Sesi kızgındır)
Erkek:Kafamı dağıtmam lâzım.
Kadın:Evet ben dağıttırmadan önce ,sen git biraz dağıt kafanı. Bana kalırsan acile gitmen gerekecek!
Hem kadınlar için hem erkekler için aynı şey sözkonusu değil mi? "Ne onlarla oluyor ne de onlarsız" En yıpratıcı ilişkilerden bile sonra , artık gerilla olup sadece vur kaç yapacağım dedikten sonra bile , "o gözlere" veya "o gülüşe" vurulmuyor muyuz? Aşka inanmıyorum demekse , tamamen yalan. Bir kadın sevgilisi , kocası veya adını koyamadığı aşığı , yaptığı etli fasülyeyi beğenmedi diye aşka inancını yitirir mi? Tam tersini düşünelim. Bir erkek , sevgilisi veya karısı maç izlerken televizyonun önünden geçti diye ilişkisini bitirir mi? Bunlar sadece buzdağının görünen yüzleri. Bunların altında birazcık "Bak ben buradayım , huhu , bak güzel bir parfüm aldım , saçlarımı kestirdim , sana kendimi beğendirmek için"ler yatmıyor mu? Tüm bu kaçmalar-kovalamalar , çatışmalar kim kimden daha değerli , kim kime daha muhtaç savaşı değil mi? Oysa hikâye çok basit. Kızla , oğlan birbirlerine aşık olur ve olaylar gelişir. Ama bir elmanın iki yarısı olmak göründüğü kadar kolay değil.
Mesela "Love Story" filmini düşünüyorum bu aralar. Aslında filmde anlatılan olağanüstü bir durum yok. Biri zengin , biri fakir iki genç aşık olurlar. Kız güzel olmanın ötesinde çok da zekidir ve oğlan hayatın ona sağladığı tüm imkânların yanı sıra kızın sevgisine muhtaçtır adeta. Kız da oğlanı çok seviyordur ve değer veriyordur. Ama bu iki sevgilinin aşkını anlatan olayları bir düşünelim. Oğlan buz hokeyi takımındadır ve kız onun maçını izlemeye gider. 150 yıl öncede oğlanlar maç yapar , kızlar da onların maçlarını izlerdi eminim. 150 yıl sonra da böyle olacak. Oğlan ailesinin desteği olmaksızın , kızla bir hayat kurmaya çalışırken çam ağacı bile satar. Para kazanmak için insanlar asla yapmayacağım dedikleri o kadar çok şeyi yapıyorlar ki... Erkekler gene sevdikleri kadın için daha çok çalışacaklar.
Çok ahkâm kestiğimin farkındayım. Konunun 10 Kadın'la Tolga Savacı'dan nasıl Aşk Hikâyesi'ne geldiğini ben bile anlayamadım.
Bir bayansanız ve sevgiliniz size yeteri kadar ilgi göstermiyorsa , üzülmeyin. Çünkü yalnız değilsiniz. Onun ilgisini nasıl çekebileceğinizi ve bunu nasıl daimi kılabileceğinizi düşünün ve doğru cevabı bulunca lütfen bize de haber verin.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)