Bu Blogda Ara

30 Haziran 2010 Çarşamba

Ayşe'nin çay duası



Öncelikle çayı yarattan Allah'a şükürler olsun.

Ardından sırayla

Toprağa ekenden

Yetiştirenden

Toplayandan

Satandan

Satın alandan

Demleyenden

Eğer varsa bir bardak çayı masanıza getirenden

Allah razı olsun.

21 Haziran 2010 Pazartesi

ARİFE TARİF

Türkçe derslerinin en önemli konularından biri de ; okuma parçasındaki anlamını bilmediğimiz kelimeleri sözlükten bulup cümle içinde kullanmaktı. Hatta Cem Yılmaz bile bu konuya değinmişti. “Revolver kelimesini cümle içinde kullan yavrum ; 'Babamın revolveri vardı' .”
İnsan hep mi bilmediği konular üzerine bir tanımlamaya ihtiyaç duyuyor ? Tanımlama yapmadan önce şeyin ne olduğunu incelemek , bir kanıya varmak yerine başkalarının görüşlerine ne kadar da meraklıyız aslında. Bilmediğimiz o kadar çok şey varken , kendi fikrimizi edinmek yerine en kolay yol olarak başkalarının fikirlerini daha da kötüsü yargılarını kabul ediyoruz ve doğru sanıyoruz.

Hep bir tarif ve çıkar yol peşindeyiz. Bizden bilmediğimiz bir şey istendiğinde karşımızdakini taklit ediyoruz. Oğuz Atay bunu Tutunamayanlar'da güzel bir biçimde hicv etmiştir.
“Birisi kolumdan tuttu beni fakülteye soktu , sonra da bir işe. Nasıl çalışacağımı bilmiyordum karşı masada oturan adamın yaptıklarını yapmaya başladım” diye anlatır. Peki bizi kendi doğrularımızı bulmaktan alı koyan şey nedir? Korkmak mı yoksa cesaret edememek mi? Farklı bir ses duymaktan korktuğumuz için mi kendi sesimizi çıkaramaz olduk?

En basit yemeklerden biri makarnadır. Ama bin bir çeşidi vardır. Herhangi bir paketin üzerinde bile nasıl yapılacağı yani tarifi bellidir. Ama insan ilk defa makarna pişirirken çok itinalıdır. Hele ki mutfağa uzak biriyse ve korkuyorsa tarife aynen uymaya gayret eder. Sanki uymadığında dünyadaki taşlar yerinden oynayacak gibi... Özene bezene yapılır , binlerce kez yenilen sıradan yemek bir anda bir özellik sahibi olur. İlk defa yapılmıştır. Ya diri kalmıştır ya da tuzu fazla kaçmıştır ama önemi olmaz. Gurur duyarız ilk yaptığımız makarnayla. O bir kenara , başka makarnalar diğer tarafa ... Ama zamanla sadece karın doyuracak , pratik bir öğün olur. Hatta lezzetinden sıkılırız. Hazır veya kendi icadımız soslarla lezzetlendirmeye çalışırız. En beğendiğimizi arkadaşlarımıza da yaparız veya ailemize. Yaparız ki önemli bir günde bizden , bize ait olan güzel marifetimizi görmek talebinde bulunsunlar. “Bu akşam dayınlar gelecek kızım , o soslu makarnanı yapıver.” Oysa aynıydı tüm tarifler. Demek kendi sesimizi çıkarmak için sıradanlıktan sıkılmak gerekiyormuş. Kendi sesimiz çıktığında birilerinin o sese kulak verme ihtimali bizi heyecanlandırıyor. Adam yerine koyulmaya , kadir kıymet bilinmeye ne kadar da muhtacız! Aynı aşk gibi... İlk defa birine aşık olunca ne yapacağımızı bilemiyor ve çevremizdekileri inceliyoruz. En mutlu çift hangisiyse onu örnek alıyoruz. Alıyoruz da hep pratikte örnek alıyoruz. Onlar birlikte sinemaya gidiyorlar ve çok mutlular , haydi biz de birlikte sinemaya gidip mutlu olalım. Belki biz sinemaya gitmeyip tv karşısında mutlu olacağız.

İnsanın kendi olmasının altında yatan itici güç , mutlu olma yöntemi olsa gerek. Arif olana kadar tariflerle boğuşacağız. Ama zaten bilenlerden değil öğrenenlerden olmak güzel. Her şeyi bilen bir tek O...

11 Haziran 2010 Cuma

KİTAP

Son bir kaç yıldır , yayıncılar aynı kitapları nasıl daha fazla satarız diye düşündüklerinden 9,90’lık veya cep boyutunda kitaplar piyasa sürülüyor. Bir de bazı kitap evleri çok ucuza iyi romancılarımızın zamanında edebiyattan ziyade satsın amacıyla yazdığı kitapları ucuza basıyorlar. Böylece okunmayı bekleyen bir sürü kitap ortalarda dolaşıyor. Tabi ki aldığımız kitapların bir kısmı uzun zaman okunmayı bekliyor , sadece duruyorlar ama kitaba değer verilmesi iyi bir şey.

Maalesef kitapların da mevsimleri var. Mesela yaz sıcağında hangi kumsalda Karamozov Kardeşler’i okuyan birini görebilirsiniz? Bazı kitaplar sahile inmezler. Ama tüm bu yayıncıların satış politikalarını olumlu bir tarafı ; yarına kalmayacak abuk subuk 9,90’a satılan Amerikan menşeili , özellikle kişisel gelişim kitapları yerine piyasaya kendi edebiyatımızın güzel ve kolay okunabilen kitaplarının çıkmış olmasıdır.

Bu yaz tatilimde Peyami Safa’nın Cingöz Recai serisinden Arsen Lüpen İstanbul’da kitabını okudum. Çok da keyif aldım. Hem İstanbul’un o dönemini öğrenirken , hem de Arsen Lüpen karakterini tanıdım. Bu sadece bir kitap okuma meselesi değil. Hatta basılması sadece para getirir düşüncesi yüzünden o kadar çok rezil kitap piyasadaki. Ye,dua et, sev... Çok kötü bir çevirisi olan , ne gezi ne anı kitabı diyebileceğim , belki akıcı ama ne anlattığı belli olmayan bir kitap yerine en azından Türkçe gibi Türkçe kullanılarak yazılmış bir kitap okumak çok daha faydalıdır diye düşünüyorum. Çünkü insan kendi dilini en iyi kendi edebiyatında ve kendi müziğinde tanıyabiliyor da ondan. Bu kesinlikle sadece Türkçe kitap okuyup , Türkçe müzik dinleyelim demek değil. Ama kendi dilimize yabancılaşmamak için , göz önünde tutmak gerekiyor.

1 Haziran 2010 Salı

Tatil için çalışıyoruz

Yıllık iznimi aldım. Daha ilk dakikalarındaki hislerim iş temposu ve stresi sadece yaşamımın değil , tüm hayatımın bir parçası olmuş. Herşeyin , her sorunun bir an önce çözülmesi gerektiği hissi bilincimi kaplamış.

Herşey stresli bir şekilde ve hızlıca halolmalı.

Şimdi tatildeyim ya , dünyanın en güzel romanından bir sayfacık olsa okusam , denize girip sadece bir kulaç atsam , sahilde oynayan bir çocuğun neşeli kahkahalarına katılsam , bir saniyeyi 5 saniye gibi yaşasam yeter...

Hatta internete de girmesem...